Block title
Block content

"Bütün daire-i imkân ve daire-i vücûba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları" ve "İslâmiyetin erkân-ı hamsesi ve o erkânın ta en ince teferruatı ve en küçük âdâbı" izah?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Daha sonra, aynı ağaç örneğinden hareketle, hem  “bütün daire-i imkân ve daire-i vücûba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları” arasında, hem de , “İslâmiyetin erkân-ı hamsesi ve o erkânın ta en ince teferruatı ve en küçük âdâbı …” aralarındaki münasebet ve muvazeneye dikkat çekiliyor.  

a. İmkân ve vücub daireleri ne demektir; imanın erkân-ı sittesi, bu dairelere  nasıl bakmaktadır?  İmanın o iki şecere-i azimenin bir tek dalı olması ne anlama geliyor?

b. O erkanın dal ve budakları, tâ en ince teferruatı ile aralarında bir tenasüp gözetilerek muvazeneli bir surette tarif edilmesini nasıl anlamalıyız? Ayrıca akl-ı beşerin bu tenasübü ve bu tarifi  idrakten aciz kalması ve hüsnüne hayran olması nasıl oluyor?

c. O  imanın bir budağı olan İslamiyet’in beş şartının aralarında ...  ve en cüz-i semeratına varıncaya kadar ... tam bir muvazenenin muhafaza edildiğinin delillerini  öğrenebilir miyiz?

d. “Kur’an-ı cami’in nusus, vücuh, işarat ve rumuzundan çıkan şeriatı kübra-yı İslamiye” cümlesini nasıl anlamalıyız?

a. Daire-i imkân denilince bütün mahlukat anlaşılır. Allah’ın varlığı vaciptir, yani olması zaruri, olmaması muhaldir; ezelidir ve ebedidir. Eşyanın ise varlıkları mümkindir, yani olup olmamaları eşittir; Allah’ın dilemesiyle var olurlar, hâdistirler (evvelleri vardır), fanidirler ahirleri vardır.

Daire-i vücup denilince “Allah’ın Zatı, şuunatı, sıfatları, isimleri ve fiilleri” anlaşılır.

İmanın, daire-i imkânla da yakın ilgisi vardır. Zira, peygamberler, melekler, ahiret daire-i imkandan olmakla birlikte, bunlara iman etmek farzdır. Birisine iman etmeyen mümin olamaz.

İmanın “o iki şecere-i azimenin bir tek dalı olması” meselesine gelince, kanaatimce buradaki “bir tek dal” ifadesini “bir dal” şekline anlamak gerekiyor. Yani, imkan ve vücup daireleri bir ağaca benzetildiğinde, bu ağacın bir dalı imkân, diğeri ise vücub olur. İmkân dalı, atomlardan, hücrelerden, insanlara, hayvanlara, güneşlere, yıldızlara tâ cennet ve cehenneme kadar uzandığı gibi, vücup dalında da imanın altı rüknü, bu rükünlerin bütün alt şubeleri yer alır. Mesela peygamberlere iman, o dalın bir küçük dalı olarak düşünülürse,  onda yüz yirmi dört bin peygambere iman etme manası vardır. Kitaplara imanda, bütün kitap ve suhuflara iman söz konusudur. Kur’an'a imanda, onun altı bin altı yüz altmış altı ayetine iman dahildir. 

b. O erkânın “dal ve budakları ve en ince teferruatı” ifadesiyle, iman rükünleri de ayrı bir nuranî ağaç olarak düşünülmüş oluyor. İman ağacının altı dalı, her daldan çıkan budaklar ve ince dallar, yapraklar vardır. Örnek olarak ahirete imanı ele alalım. Bu daldan uzanan nice budaklar ve teferruat vardır. Mesela, “kabir hayatı, yeniden dirilerek mahşere çıkma, mahşerin dehşetinden herkesin nefsî nefsî demesi, daha sonra vakfe devresine girilmesi, uzun bir süre beklenmesi, sonra mizan safhası, bu safhada herkesin zerre miskal de olsa işlediği hayır ve şerleri yazılı olarak görmeleri, sonra amellerin tartılması, sırattan geçiş, cennet, cehennem, cennetteki ırmaklar, köşkler, huriler, rüyete mazhar olma, cehennemde yanan bedenlerin yeniden tazelenmesi, azabın devamı, karanlık, putlarla birlikte yanma olayı” gibi nice teferruat arasında harika bir ilgi vardır. Bunların tümü muntazam bir ağaç görünümü sergilerler. Aralarında uyumsuzluk, hikmetsizlik, nizamsızlık görülmez. Bunu hakkıyla seyredebilenler, bu nizam ve hikmetin güzelliğine hayran olurlar.

c. Bu sorunun tam cevabı bütün fıkıh kitaplarında yer alan hükümlerin tamamıdır.

Bunlar arasında da yine bir ağacın dal, budak ve teferruatı arasında olduğu gibi mükemmel bir ilgi vardır. “Farzlar, vacipler, sünnetler, müstehaplar, haramlar, mekruhlar (tahrimen ve tenzihen mekruhlar), mübahlar” o ağacın dal, budak ve teferruatı gibidirler.

d. "Kur’an-ı Cami’in nüsus, vücuh, işarat ve rumuzundan çıkan şeriatı kübra-yı islamiye” ifadesinin kısa bir açıklaması:

Nüsus, Kur’an'ın kesin hükümleri, açık beyanlarıdır. Vücuh, vecihler, cihetler, yönler demek olup, bu nasların farklı cihetlere delalet etmeleri manasına gelir. Mesela, Lem yelid, ve lem yuled ayet-i kerimelerinin açık hükümleri bellidir: Allah doğmadı ve doğurulmadı.

Bu ayetin çok vücuhundan birisi: “Doğanlar ve doğuranlar ilah olamazlar.”

Bu vecihte de birçok remizler vardır: “Hz. İsa ve  Hz Meryem İlah olamazlar. Madde ve ondan doğan eşya İlah olamazlar.” gibi 

Bu ayetin yine nice işarî manaları da vardır. Bunlardan ikisi şunlar olabilir:

- Doğup doğuranlara değil, Allah’a tevekkül ediniz.

- Doğan ve doğuran aciz varlıkların kibirlenmeleri ne kadar yersizdir!..

Peygamber Efendimiz (asm.) beş şeye şaştığını beyan ettiği hadis-i şeriflerinde bir madde olarak da şuna yer verir:

“Evvelinin bir cife, ahirinin bir laşe olduğunu bildiği halde gururlanan insana şaşarım.” 

Bu şaşılacak hal, bütün doğan ve doğuranlar için geçerlidir. Hiçbirinin gururlanmaya, kibirlenmeye hakkı yoktur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Kur'an'ın ve Felsefenin Üslubu | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 4280 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...