Block title
Block content

"Bütün Esmâ-i Hüsnânın ifâde ettiği mânâlar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye, Lâfza-i Celâl olan Allah bil’iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder, sıfatlara delâletleri yoktur..." izahı?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Lafza-i Celâl olan ‘Allah’ ismi, hem bütün İlâhî sıfatları, hem de bütün esma-i hüsnayı içine alır. ‘Allah’ dendi mi, bütün bu sıfatlar ve isimler birlikte düşünülür.

Sair ism-i haslarda bu özellik yoktur. Burada geçen ‘ism-i has’ mahlukata verilen özel isimler demektir.

Konuyu, insan eksenli olarak açıklamaya çalışalım:Bir insana verilen isim, onun istidadını, kabiliyetini, bilgisini, hünerini ve ahlâk dünyasını aksettirmeyebilir. Zaten o isimden böyle bir şey de beklenmez; kişiye delalet etmesi, onu başkalarından ayırması yeterlidir. Bir insanın ismi, meselâ, Kadir ise, onun güçlü ve kuvvetli olması gerekmez. Bu sıfatlar, ondaki Kadir isminin cüzü yahut bir gereği değildir. Aralarında sebep-sonuç ilişkisi aramak da doğru olmaz.

Ama, Allah ismi böyle değildir. Allah dendi mi, “bütün İlâhî isimlere ve bütün kemâl sıfatlara sahip olan, varlığı vacip yegane Zat” anlaşılır.

“Sair ism-i haslar” ifadesini, Allah’ın diğer isimleri olarak anlamamız doğru olmuyor. Bu takdirde, bir sonraki cümlede geçen, “Sıfatlara delaletleri yoktur.” ifadesini nasıl yorumlayacağız? Çünkü, Cenab-ı Hakk’ın diğer isimlerinin sıfatlara delaletleri vardır.

Nitekim, bir sonraki cümlede, İlâhî sıfatlarla Allah’ın zatı arasında “lüzum-u beyyin” olduğu açıkça belirtilmiştir. Yani, Allah bu sıfatlarla birlikte düşünülür; bunlara inanmak Allah inancının gereğidir.

İşarat-ül İ’caz’daki şu ifadeler konuya açıklık getiriyor: “Lafza-i celal, Zât-ı Akdes’e delalet eder; Zât-ı Akdes de, bütün sıfât-ı kemâliyeyi istilzam eder; öyle ise, o lafza-i mukaddese, delalet-i iltizamiye ile bütün sıfât-ı kemâliyeye delalet eder.

İhtar: Başka ism-i haslarda bu delalet yoktur. Çünki başka zâtlarda sıfât-ı kemâliyeyi istilzam etmek yoktur.” (İşarât-ül İ’caz)

‘İhtar’da geçen ‘başka zâtlarda’ ifadesi, ‘sair ism-i haslar’ın, başka varlıklara verilen özel isimler olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

"Bütün Esmâ-i Hüsnânın ifâde ettiği mânâlar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye, Lâfza-i Celâl olan Allah bil’iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder, sıfatlara delâletleri yoktur. Çünkü sıfatlar müsemmâlarına cüz olmadığı gibi, aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla, ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl, bilmutabakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemâliye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil’iltizam delâlet eder.Ve keza, ulûhiyet ünvanı sıfât-ı kemâliyeyi istilzam etmesi, ism-i has olan Allah’ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor."(1)

Allah lafzı kıymetli bir mücevher kutusu gibi  bütün isim ve sıfatları dairesine ve içine alır ve her bir isim ve sıfata da işareti haizdir. Yani o isim ve sıfatlara tek tek mana olarak işaret eder. Bu kapsamlı ihata ve kuşatıcılık manası Allah’ın diğer has ve özel  isimlerinde yoktur. O has ve özel isimler sadece kendi manasına işaret ve delalet ederler, başka isimlere ve sıfatlara işaret etmezler.

Allah lafzının diğer özel isimlerden farkı ise, Allah lafza-i celali Zat-ı Akdesin bir unvan ve ismidir. Yani Allah’ın zatına ait bir isim ve sıfattır. Bütün mükemmel isim ve sıfatların kaynağı ve membaı Allah’ın Zat-ı Akdesi olmasından dolayı, Allah’ın zatını temsil eden Allah lafzı dolaylı olarak bütün mükemmel isim ve sıfatlara da işaret ve delalet ediyor demektir. 

Mesela Rahman Allah’ın özel bir ismidir, ama sadece müsemmasına, yani kendi manasına işaret eder, sair isim ve sıfatlara ihata ve işareti yoktur. Bu noktadan Allah lafzı ve ismi gibi kuşatıcı ve ihatalı bir isim değildir.

Mesela, Mehmet isminde çok maharetleri ve sıfatları olan bir usta düşünelim. Bu ustanın bir çok kabiliyet ve sıfatları var. Mesela iyi bir hattat, iyi bir ressam, iyi bir hatip, iyi bir baba vs... Bütün bu sıfat ve kabiliyetlerin hepsi onun zatından kaynayıp geliyor. Zatının ismi ise Mehmet’tir. Yani Mehmet denildiği zaman o şahısın zatı akla gelir, onun zatı akla geldiği zaman da zatından kaynayan kabiliyet ve sıfatlar akla gelir. O zaman Mehmet isminde bütün o hattatlık, ressamlık, hatiplik ve babalık sıfatlarına özel ve dolaylı bir işaret vardır. İşte la teşbih, Allah lafzı da bu manadadır.

Terakki etmiş zikir ehli bir insan, "Allah" dediğinde, bütün bu mükemmel ve kudsi isim ve sıfatları da hatırına getirir demektir. Zira Allah lafzı bir mücevher kutusu gibi çok kıymetli isim ve sıfatları bünyesinde toplayan özel bir isimdir. Terakki etmeyen bir zikir ehli ise, Allah lafzındaki bu işari ve dürülü isim ve sıfatları görüp okuyamaz. Zikir zaten düşünmek ve hatıra getirmek anlamındadır. Allah lafzını zikrederken, bütün gerekleri ve işaretleri ile zikretmek gerekir, kuru bir isim olarak değil. 

"...Çünkü sıfatlar müsemmâlarına cüz olmadığı gibi, aralarında lüzum-u beyyin de yoktur..."

Müsemma, burada Allah’ın Zat-ı Akdesi demektir. Sıfatların Allah’ın Zatına cüz olmaması ise, sadece o sıfattan ibaret ya da onun bir parçası demek değildir, anlamındadır. Mesela kudret sıfatı Allah’ın Zatına bir cüzdür. Yani Onun bir paçasıdır dersek, bu terkip olur ki, Allah mürekkep olmaktan münezzehtir. Öyle ise sıfatlar Allah’ın bir cüzü ya da parçası değildir, demek gerekiyor. Lakin sıfatların Allah’a  cüz ve parça olmamaları, Zatı ile kaim olmalarına ve onun sıfatları olmasına mani değildir. Sıfatlar Allah’ın Zatı ile kaim olup ona bir cüz ya da parça değildirler.

Aralarında lüzum-u beyin yok demekten maksat ise, iki sıfat arasında mana gerekliliği yok demektir. Mesela Allah’ın kudret sıfatı ile  ilim sıfatı arasında ister delalet kabilinden olsun, ister lüzumiyet kabilinden olsun, bir gereklilik bağı yoktur. Yani her sıfat kendi manasına delalet eder, başka sıfatları istilzam etmez. Öyle ise Allah’ın Zatına ilim, irade, kudret gibi sıfatları doğrudan izafe etmek caiz olmaz. Yani Allah ilimdir, kudrettir, iradedir denilemez. Şayet Allah ilimdir denilirse, diğer sıfatları zımnen inkar çıkar. Allah hem ilimdir, hem kudrettir denilirse, iki farklı sıfattan mürekkep bir Zat ortaya çıkar ki, bu da caiz değildir. Öyle ise Allah ilim değil, ilim sahibidir. Aynı zaman da kudret değil, kudret sahibidir demek gerekiyor ki, birinci görüş Mutezilenin, ikinci görüş ise Ehl-i sünnetin görüşüdür. Üstad Hazretleri bu ifadesi ile Ehl-i sünnetin hakkaniyetine işaret ediyor.

Diğer bir mana da, iki sıfat arasında ayniyeti iktiza edecek, yani bir kimlik esasken, diğer kimlik yok manasına gelecek bir görüş yanlıştır. Mesela, ilim sıfatının kendine mahsus bir kimliği vardır ki, bu kimlik kudret sıfatının kimliğinden tamamen farklı ve başkadır. Öyle ise sıfatların bu farklı ve başka kimliklerini sıfatların kaynağı ve esası olan Zat-ı Akdese özel isim yapmak yanlış olur. Mesela ilim sıfatının kimliğini bütün sıfatların üst ve kuşatıcı kimliği olan lafza-i celalin, yani  Allah lafzının yerine koymak, diğer sıfatların mana ve kimliğine hem  haksızlık olur, hem de tecavüz olur ki, bu caiz değildir. Bu konu  ilm-i kelam kitaplarının sıfatlar bahsinde tafsilli olarak izah edilmektedir. 

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şule.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Şu'le | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 5839 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

AbddulHakiim
Demek Risale-i Nurda bazi yerleri anlamak icin, özellikle sair bilgilere ilk bakista muhalif gözüken cümleleri, baska yerler ile tamamlamak lazim, yoksa yanlis mana anlasilabilir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...