Block title
Block content

Çağın Düşünürü Bediüzzaman

 

Saygıdeğer hanımlar, beyler, sevgili kardeşlerim.

Ben Almanya'da katolik bir ailenin içerisinde büyüdüm. Şimdi bugün kiminle sohbet etsem, kendi vatandaşlarımdan, Alman olsun veya Müslüman olsun, ya he­men, ya biraz sonra şu soru soruluyor: "Ne zamandan beri Müslümansın?"

Ben de "Ben zaten hep Müslümandım" diyerek cevap verince, Müslüman ola­nın da, olmayanında tepkisi büyük bir şaşkınlık oluyor. Tabii cevap olarak, şu kadar senedir dememi bekliyorlar. Ama bu soru çok fazla şey içeriyor.

Müslüman olanlar kısa bir düşündükten sonra benim cevabıma katılıyorlar. Ve Müslüman olmayanlar da, "Müslüman doğuş"un anlamını öğrenince bu cevaba olan tepkileri değişiyor.

Müslüman, İslâma mensup olan, Arapçadan gelip, "inanan", "Allah'a teslim olan bir insan" demek. Ben bir Hıristiyan olarak da böyle bir tutumda olabilirim, yani Allah'a inanıp ona teslim olabilirim. Ve her Müslüman bilir ki, her çocuk Müslüman olarak ve fıtratında imanı taşıyarak dünyaya gelir.

Böyle soruların arkasında insanların temel ve kesin tutumları saklı. İnsanlar karşı­sındakini belli şemalara veya kalıplara yerleştirmek istiyorlar. Bunlar zamanla hayatta çevreden, toplumdan kendiliğinden öğrenilen, edinilen tecrübelerden kendilerine çizdikleri belli başlı kalıplar. İnsanlar bu şekilde işi basitleşritiyor. Ve böylece de karşısındakini basit bir kalıba sokma tehlikesine giriyor.

Bu konuda Peygamberimizin (a.s.m.) soru şeklinde bir hadisleri var: "Yoksa onun kalbinin içini mi gördün?"

Bence bu soru, özellikle bizim inancımızdaki müsamaha tutumuna hitab ediyor. Kur'ân'daki birçok âyette ve hadislerde, müsamaha ve sabır karşımızdakilere takına­cağımız tavır olarak karşımıza çıkıyor.

Aynen dürüstlük ve merhamet değerleri gibi, İslâmiyette her şeyin üzerinde tu­tulan prensipler, Müslümanlar için geçerli.

Buna rağmen, Batı dünyası, Hıristiyan Garp kültürüne göre, kendilerinin yardım etmeyi seven, merhametli ve barış simgesi olduklarını iddia eder ve diğerlerinin, yani Müslümanların müsamahasız, diğer dinlere karşı kötü bir tavır içinde olduklarını söyler. Garb dünyası, İslâmiyeti tutucu bir din olmakla suçluyor ve bununla bera­ber, Müslümanların düşünce tavırlarının (dar) tutucu olduğunu söylüyor. İslâmda dinî özgürlüğün olmadığını, ve genelde kabul edilmiş insan haklarının, İslâmiyette yeri olmadığını öne sürüyor.

Evet, biz Müslüman olarak dış dünyada bu şiddetli suçlamalara maruz kalıyoruz:

- Müslümanlar gerçekten bu kadar bencil mi?

- Kendileriyle fazlasıyla meşgul oldukları için, universal güncel konularla, problem­lerle, çözüm girişimleriyle temasa geçmiyorlar mı?

- Eğitim eksikliği, maddi imkânsızlıklar mı var?

Benim İslâmiyet hakkında ilk öğrendiğim, aklımı kullanarak herşeyin arkasını araştırıp anlamak oldu. Din konusunda araştırıcı olmayı öğrendim. Çünkü inanç sa­dece kalple değil, mantıkla da ilgili bir mesele.

Kur'ân, gözü kapalı bir inanç istemiyor. Kur'ân bizden sorumluluğumuzun bilin­cine varmamızı, yaratılışı düşünmeyi ve arkasından da Yaratan birinin olduğunu görmemizi istiyor.

İnsanlığın temel soruları olan hayatın anlamı, niçin dünyada olduğumuz, niçin hastalık, çaresizlik ve belâlar olduğu soruları, her insanın cevap bulmaya çalıştığı so­rular, tabiî görmezlikten gelerek sürekli ertelemediyse (bastırmadıysa).

Ben İslâm'da bu sorulara, düşüncelerimi ve şuurumu genişleten ve ufkumu açan birçok değişik cevaplar buldum. Kâinat kitabının yazarı ve yaratıcısı olan ve bu ki­tabıyla kendini ve isimlerini tanıtan ve varlığını yansıtan o tek Allah hakkında çok zengin bir bilgi hazinesi buldum.

Öyle bir din ki, ilim, özellikle tabiat ilimleri ve din, birlik içinde, birbirini tamamlı­yor ve kâinatta her bilim ve ilim o tek zata götürüyor. İşte böyle cihanşümûl ve temel esaslı oluşu beni hayran bırakmıştı. Benim başından beri İslâmı ve onun dünya görüşünü, Yaratanı ve yaratılışı gerçekte oldukları gibi tanıma şansım oldu. Ve sanki bu gerçekleri hep böyle biliyormuşumda şimdi sadece en güzel şekilde tarifini öğrendim gibi hissediyorum.

Güya "yabancı ülke İslâm" gibi sloganlarla Almanya'da İslâm konferansları veri­liyor. Amaç, Müslümanlar hakkındaki ön yargıları yıkma ve karşılıklı daha iyi anlaş­mak. Burada, yeri gelmişken söylemek istiyorum, bana inanç dünyasında yol gös­teren Bediüzzaman Said Nursî'dir. Fakat onun eserlerine biraz sonra değineceğim.

Ve sonradan, ben başka Müslümanlarla ilk karşılaşmalarımda, seminerlerde ve hanım gruplarında din hakkında birşeyler öğrenmek amacıyla biraraya gelindiğinde, dikkatimi çeken birşey oldu. Tartışılan şeyler hep zahirî, şeklî şeylerdi, meselelerin doğru dürüst çekirdeğine, özüne inilmiyordu.

Asıl konuların henhangi bir kaide etrafında dönerek tartışılması, meselâ temizlik, etek uzunluğu, kıyafet şekli, gıda maddelerinin içindeki katkı maddeleri, domuz etinden veya yağından olup olmadığı gibi konular olması benim çok dikkatimi çekmişti.

Ben bunların ruhumun açlığını doyuracağına inanmıyordum.

Emirler ve yasaklar, bunları öğrenmek tabii ki önemli, ama bunları değerlendir­mede, vaziyete göre uygulamada çok dikkatli olmalı ki, kuralların asıl gayeleri ve özünde neyin önem taşıdığı gözden kaçırılmamalı. Ve yine burada, bazı insanları gereksiz yere vicdanen vesveseye ve ihtilâfa götürme tehlikesi var.

Şöyle bir örnek verebilirim:

Ben inanıyorum ki, Kur'ân'ın domuz etine koyduğu haram hükmüne biaen, in­sanların, meselâ yoğurtta jilatin olduğu için, kendilerine koydukları yasakları birbi­rinden ayırd etmek gerekir.

Sûre 7, âyet 199:

"Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, cahillerden de yüz çevir."

Ku'ân böyle söylüyor. Fakat diğer tarafta da benim tesbit ettiğime göre, bir hoca ne kadar katı olursa, ne kadar nehiy ve yasaklar üzerinde durursa, o kadar dindar görülüyor. Halbuki bunun tam tersi olması gerekir.

Sonuçta sadece dış görünüşü ortaya koyan bu teferrüatlarla sürekli meşgul ol­mak, kişinin inancından bu detaylara takılıp, dininin özünü ihmal etme tehlikesini doğuruyor.

Tabii bazen, jelatin içeren bir yoğurttan vazgeçmek, kişinin kendisiyle uğraşma­sından, karakterini oluşturmasından, dürüst olup insanları (kardeşlerini) sevmekten, ve çocuklarını yetiştirirken sorumluluklarını yerine getirmekten daha kolay olabili­yor.

Buna dair gözlemlediğim son birşey de, çocuklarımızın ruhî ve manevî bir boş­luk içersinde yetişiyor olmaları. Birçok ebeveyn, çocuklarına şuurlu bir inancı akta­racak durumda (seviyede) değiller. Çocukların herşeyi kolayca kapabilecek çağları olan o çok değerli yılları, birşey öğrenmeden geçiyor.

Birçok anne-baba dinleri hakkında birkaç bu tip şeklî kural, emir ve birkaç an'a­neden başka birşey bilmiyorlar.

Bunların hepsine rağmen, yine de çocuklarına din ve dindarlığı aktarmak istedik­leri için de, birçoğu otoriter ve tutucu bir şekilde onlardan körü körüne bu kurallara uymalarını bekliyorlar.

Bu tutum sadece Almanya'da başkalarının, öğretmenlerin ve eğitimcilerin eleş­tirileriyle karşı karşıya bırakıyor, bu davranış, Kur'ân'ın yetiştirme tarzına da ters dü­şüyor.

Kur'ân'ın metodu: "Bu sana yasak, bu sana yasak değil ve buna uymak zorun­dasın" şeklinde değil.

Tekrar tekrar akla hitab ediliyor ve emirler ve tavsiyeler öyle sunuluyor ki, "Bu şekilde daha doğru değil mi?" diye bizi düşünmeye sevk ediyor ve mantığa hitap ediyor. Sorumluluğumuzun bilincine varıp, anlayarak (kabul etmeliyiz).

Bu şekilde vazifelerimizi daha güzel yerine getirebiliriz, ve o zaman Allah'ın bize her buyurduğu emir için, ve şeriatın o küçük kurallarına dahi şükrederiz.

Körü Körüne tatbik etmek, bize bireysel şahsiyet kazandırmaz. Bu körlük kısıt­lama getirir, kişi özgür ve serbest olmaz. Halbuki inanç ve din, beraberinde özgür­lüğü getirir.

Mantığa ve akla dayanan şuurlu davranış, kişiyi dinî meselelerde ölçüyü kaçır­maktan korur, bu ölçüyü dengede tutabilmenin, önemli noktaları önemsizlerden ayırd edebilme bilincini kazandırır.

Ben birçok kişinin bu detaylarda kaybolduğunu ve açıklamaların ve teferruatın çokluğundan boşluğa düştüklerine şahit oldum. Biz bu teferruatlar takılıp, detaylar üzerinde tartışarak, bunanla hem zamanı hem de enerjimizi boşa harcıyoruz. Asıl problemler çözümsüz kalıyor.

Birçok ilahiyatçı ve din adamı, düşünücelerinde inatçı (katı) ve esnek değil, ve herhangi bir eleştiriye karşı çok sabırsızlar.

Çoğunun düşünce tarzı çok basit. Sadece "evet" veya "hayır" ve sadece "olur" veya "olmaz" seçeneği var. Bir olayın bütün bakış açılarını göz önünde tutarak onu değerlendirme, fayda ve zararlarını tartma alışkanlığımız yok. Ancak, en başta da "Müslüman doğuş" sorusuyla anlatmaya çalıştığım gibi, her zaman çok basit sorular olmadığı gibi, cevaplar da çok basit olmuyor.

Bizim problemimiz Müslüman olmayışımız değil. Müslümanlar sayıca Hıristiyan­lardan sonra en büyük çoğunluğu teşkil ediyorlar

Ama bir insanın sadece "ben Müslümanım" demesi, onun iyi bir insan ve iyi bir Müslüman olduğunu göstermez.

Diğer taraftan da Müslümanların çoğu, dinleri konusunda çok hassas ve olayları dinî bakış açısından analiz edip sınıflandırmaya vâkıf değiller. Sonuçta birçoğu ger­çekten önemli olan noktayı anlayıp, İslâmın tayin ettiği yönü bulamıyorlar. Bizim problemimiz, dediğim gibi, istikametsizlik ve dinimizin teferruatı ve detaylarında takılmak.

Mantık, akıl ve ilim dışarıda bırakıldıkça, kapılar dinî bağnazlığa açık kalır. Fana­tizmin herhangi bir şekli dinle bağdaşmaz, inanca son derece ters düşer.

Bu konuda Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) bir hadisleri var:

"Halleriyle ve söz­leriyle ifrata düşenler, kendilerini helâka sürüklediler (cehenneme gittiler)."2

Müslüman cemiyetinin içinde bulunduğu hastalıklarının listesini hayli uzatabiliriz.

Bu meselelerin içinden nasıl çıkacağımızı (meselelere nasıl yaklaşacağımızı), Be­diüzzaman Said Nursî bize çok açık bir şekilde, doğrudan Kur'ân'dan olarak kesin cevaplarla anlatıyor. Onun hizmeti, dikkatleri tekrar öze ve asıl hedefe çekip, dinin en başlangıçtaki gayesine yöneltmekti.

Evet, birçok insan, dinin aslında ne olduğunu bilmiyor. Din, siyasi bir ideoloji değil, vicdanın bir yön tayincisi, herkesin şahsıyla ilgili bir vicdan meselesi.

Din, Bediüzzaman'ın söylediği gibi, herkesin sahip olduğu kutsal bir emanettir. Bu sebeple de, hiç bir şekilde suistimal edilmemesi gerekir, hem de hiç bir alanda.

Bediüzzaman'ın düşünceleri ve fikirleri, yurtdışında yaşayan biz Müslümanlara, diğer insanlarla ve içinde yaşadığımız toplumla diyalog kurmada çok yardımcı olu­yor.

İnsanların, Hıristiyanların görüşleri değişti

Özellikle Hıristiyanların, dünya ahlâk anlayışı için dinler üzerinde çalıştıkları bir zamanda, biz kalıplaşmış görüşlerle Hıristiyanların karşısına çıkamayız (meselâ ata­lardan kalma iddialar gibi: teslis inancı, veya İsa Allah'ın oğludur, veya günahkâr doğuş, v.s. diyerek, cahilce bir intiba bırakmak istemiyoruz) ve İslâma karşı besle­nen peşin hükümlere ve bilgisizliğe etkili bir şekilde karşı çıkabilirsek, ancak o za­man Hıristiyanlarla birlikte yapıcı bir şekilde zamanın sorularını cevaplandırmakta muvaffak olacağız.

Gerçekte, Kur'ân sayesinde bizim elimizde hakiki bir medeniyet için her şey var, ve bunun içersinde en önde gelen prensipler, doğruluk ve merhamet.

Bediüzzaman Said Nursî bize Kur'ân'ı bu asır için çözdü ve bize Risale-i Nur'la Kur'ân'ın istikbale doğru çizdiği yolu gösterdi.

Risale-i Nur'la:

Tek Allah'a inanç,

Allah'ın rahmeti,

İbadet,

Haşir ve Âhiret,

Herbir insanın sorumluluğu,

Doğruluk ve kardeşlik,

Muhammed'in (a.s.m.) sünnetine ittiba,

Farz ibadetleri yerine getirmek ve büyük günahlardan kaçınmak gibi İslâmın gerçek değerleri tekrar hayat buldu.

Toplumla diyaloğumuzda kendi dinî tanımımızı karşımızdakine anlatabilmek zo­rundayız, toplumu ve onun sorunlarını nazara almalıyız.

Diyalog içinde olduğumuz kardeşlerimizle onların görüşlerindeki, peşin hü­kümlü, sathî, zahirî ve teferruatlarla şekillenmiş olan İslâm "karikatürünü" düzelte­bilmek için, görüşmelerde dinin esasları ve gerçek mahiyeti noktaları üzerinde du­rulması gerekir. Bundan da en çokkendimiz ders almalıyız.

Ve karşımızdaki de "uhuvveti pekiştirme" anlamında bu karşılıklı fikir alışverişin­den etkilendiyse, birçok şeye ulaştık sayılır.

Kendime sık sık soruyorum, Risale-i Nur olmadan diyalogları nasıl başarırdık, karşımızdakiyle acaba belli bir hedefi olan bir fikir alışverişini en azından yürütebilir miydik?

Zira Risale-i Nur, senelerini dinlerinin en ince ayrıntıların öğrenmeye harcamış olan İslâm âlimleri için bile yeni soru tarzıyla değişik bir boyut getiriyor. Meselâ, Risale-i Nur'un dürüstlük hakkında olan bahsinden, farklı inanç ve görüş­leri olan insanlarla işbirliği için şu düsturların listesini hazırladık.

Diğer inançlara sahip olan insanlarla, kilise temsilcileriyle ve bu diyaloğa ilgi du­yanlarla ilk mülâkatlarımızda, bu düsturlar tartışmanın konularından biri oluyordu, ve hâlen de olmakta. Şimdi size bu düsturları aktarmak istiyorum:

Dürüstlük Hakkında İnananlar Arasındaki İşbirliği Üzerine

 1. Müspet hareket etmek, yani kendi görüşüne sevgiden dolayı, diğer görüş­lere düşman olmamak.

2. Hangi meşrepte olursa olsun, medâr-ı muhabbet ve ittifak olacak çok râbıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifak etmek.

3. Kendine düstur olarak şunu kabul etmek: Herhangi bir görüşü savunan "benim görüşüm doğru ve en iyisi" diyebilme hakkına sahip. Lâkin, başkasının gö­rüşünün haksızlığını veya çirkinliğini îmâ eden "Hak yalnız benim görüşümdür" veya "güzel benim meşrebimdir" diyemez.

4. Ehl-i hakla ittifak, tevfîk-i bir sebebi ve diyânetteki izzetin bir medârı oldu­ğunu düşünmek.

5. Bâtılın karşısında hakkı savunmak.

6. Aksini iddia eden birşey yoksa, karşıdakine daima hüsn-ü zan beslemek.

7. Enaniyetini kırmaya çalışmak.

8. Gurur ve kibirden uzak durmak.

9. Bilinçli veya bilinçsiz duygular uyandıran su-i zandan uzak durmak.

10. Başkalarının hissiyatını tahrikle yaralamamak, münakaşa ve riyaya meydan vermemek.

11. Sevgi dolu iyiliksever ve bağışlayıcı olmak.

Allah'a insanlara olan sevgimizden dolayı, ehl-i hak olarak bu düsturları tatbik etmeye özen göstermemiz gerekir.

Başkalarıyla irtibatımızda Kur'ânın her inanana, Yahudi olsun, Hıristiyan veya Müslüman olsun, hangi dinden olursa olsun, herkese seslendiğini ve bunların iyi iş­lerde birbirleriyle yarış içinde olmaları gerektiğini buyurduğunu gözönünden bulu­durmalıyız.

Çünkü hepimiz Allah'a döneceğiz.

Hak ve adalet uğruna hayırlı işlerde yarışanlarda kaybeden olmaz ne dünyada ne de âhirette.

Hıristiyanlarla görüşmelerde, konu onlarla dostluğumuz olunca, Said Nursî'nin de açıklık getirdiği bir hadîsi anmadan geçemiyoruz. Sizlere bunu aktarmak itiyo­rum:

"Âhir zamanda Îsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur'ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyânet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslekdaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar rûhânîleri ile dahi, medâr-ı ihtilaf nokta­ları muvakkaten medâr-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecâviz dinsizlere karşı itifâka muhtaçtırlar."

Kendi diyaloğumuz açısından değerlendirilecek olursak, bu verilerle biz Alman­ya'da Baden Württemberg'de yön gösterici olduk. Orada bizzat kilise temsilcileri bize acele etmememizi, kendi konumlarında henüz o noktaya gelmediklerini söy­lediler.

Eğer biz Müslümanlar daha bilinçli olsaydık ve bu meselelere bu şekilde kendi­mizi adasaydık, kiliseler ve toplum kendi görüşlerini değiştirmek zorunda kalırlardı. Çünkü biraz önce bahsettiğim peşin hükümler hâlen geçerli: İslâm hoşgörüsüz, ka­dınlar eziliyor, v.s.

Arzu edilen, şuurlu ve inanarak yaşayan Müslümanların çoğalması. Özellikle şu­urlu olmaları çok önemli.

Gerçekten de Türkiye'de sevindirici gelişme ve hareketlenmeler oluyor. Sayısız dinî dergiler, televizyon ve radyo programları, maneviyat ağırlıklı tartışmaları or­taya koyuyorlar.

Bediüzzaman Said Nursî'nin İslâma, Kur'ân'a imana kapı açan eserleri maalesef henüz herkese ulaşmamış. İnsanlar, Bediüzzaman Said Nursî'nin eserlerine kafa yormak için vakit ayıramıyorlar. Zira eserler lisanen ve mânen çokyüksek bir sevi­yede. Burada tercüme olarak anlamlı ve kısa özetler şeklinde kitaplar basılması ge­rekir.

Risale-i Nur'dan ruhen faydalanan Müslümanların sayıları çoğalmalı ki, mânevî potansiyel ve nüveleri daha hızla çoğalsın ve daha iyi bir gelecek için, içinde bulun­dukları dışlanmış durumdan sıyrılabilsinler.

Bediüzzaman'ın hayatını, yani fikirlerini tanımak, sadece bu muhteşem insanı tanımak değil, onunla herşeyden önce İslâmı, bu inancı, onun esaslarıyla öğreniyo­ruz.

Bu manâda ben beyimle beraber işe koyuldum, Said Nursî'nin kısa bir biyogra­fisini hazırladık. Ben onunla İslâmı tanıdım ve dinimi ve inancımı zenginleştirdim ve bu kitapçığı okuyan herkes aynı şeyleri hissetti ve bu çoşkuyla karşıladılar.

Son olarak kardeşlerime şu mesajı vermek istiyorum:

Şunu hiçbir zaman unutmıyalım ki, İslâm'da merhamet ve adalet prensibi her şe­yin üzerindedir ve başkalarını ne tavırla, ne sözle kırmaya ve yaralamaya hiç hak­kımız yok.

Ve özet olarak Risale-i Nur hakkında şu sözleri söylemek istiyorum:

Allah olmazsa iman olmaz.

İman olmazsa din olmaz.

Ve din olmazsa, kâinatın sırları gizli kalır, çözülmez. (Ali Demir)

Allah hepimizi doğru yola iletsin, hidayete erdirsin.

____________________

**  CACİLİA MERYEM DEMİR (Araştırmacı-Yazar)

1962'de Almanya'nın Edingen şehrinde dünyaya geldi. Liseyi bitirdikten sonra Yüksek Mü­hendislik ve Teknik Kimya Asistan Okulundan mezun oldu.

1982'den bu yana çeşitli dergilerde İslâm dini ile ilgili Almanca araştırma yazıları yazdı. Yine Almanca olarak Said Nursî'nin Biyografisi, Peygamberimizin Hayatı adıyla iki eseri yayınlandı. Almanya'da İslâm Cemiyetleri ve İslâmiyetin resmen kabulü ile ilgili çalışmalar yaptı. Meryem Demir evli ve iki çocuk annesidir.

 2 Müslim, İlim 7, Ebu Davud, Sünnet:5.

Paylaş
Yükleniyor...