"Çünkü hadisat ayn-ı kadim olamaz" ve "Belki ayineleri, daireleri hakiki olmazsa, hayali ademi dahi olsa, onlara zarar etmez, belki vücud-u hakikinin ayinesinde vücud-u rengi olmazsa daha ziyade safi ve parlak olur." ifadeleri ne demek istiyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah’ın her bir isminin kâinat aynasında tecellileri farklı farklıdır. Bir ismin berrak olarak görünmesi ve kendini nazarlarda sarih olarak ilan etmesi, ancak eşya aynasının üzerinde parlak bir şekilde nakışlarını işlemekle olur.

Mesela Rezzak ismi en güzel, midenin yiyecek ve içeceklere muhtaç olması ile anlaşılır. Muhyi ismi, hayatın eşya üzerinde görünmesi ile tebarüz eder. Mümit ismi canlıların ölümü ile bariz olarak anlaşılır. Musavvir ismi eşyanın güzel şekillere bürünmesi ile zahir olur vs.

Ama Allah’ın bazı isimleri vardır ki, eşyanın vücutları ve varlıkları o isimlerin görünmesini gizleyebiliyor, ya da okunmasına mâni olabiliyor. Bu yüzden bu isimler dairesinde eşya ne kadar sönük ve müphem olursa, Allah’ın isimleri de o kadar parlak ve bariz hale gelir.

Mesela, Allah’ın Mevcud ve Vahid isimleri, eşyanın yok sayılmasında ve varlık rengi verilmemesinde daha parlak ve bedihî olarak tebarüz ve tezahür eder. Zira eşyanın varlığı ve çokluğu Allah’ın varlığı ve Vahid olması önünde kalın bir perde olduğu için, okunmasına ve anlaşılmasına mâni oluyor.

İnsanların ekserisinin nazarında eşya Allah’ın Mevcud ve Vahdet isimlerini gölgeliyor ve parlak bir şekilde görünmesini engelliyor. Onun için bazı evliyalar o isimler dairesine girdikleri ve o dairede fani oldukları vakit, eşyanın varlık ve vücutlarını fark edemeyip, ya inkâr etmişler ya da evham derecesine indirmişler. Ancak bu şekil huzur-u İlahiyeyi kazanabilmişler. Yani Allah’ın Mevcud ve Vahid gibi isimleri dairesinde, eşyanın hayalî ve vehmî zannedilmesi pek zararlı bir yol değildir. Belki o isimlerin parlak olarak idrak edilmesinde faydalı bir yoldur, ama aynı tavrı diğer isimlere de tatbike kalkarsa, o zaman yanlış ve riskli bir yola girilmiş olur. Zira diğer isimler ancak eşyanın gerçek ve hakikatli yüzünde tebarüz ve tezahür edebilirler, yoksa hayalî ve vehmî eşya üzerinde tecelli etmeleri mümkün değildir.

Siyah bir renk tahta üstüne beyaz tebeşirle yazılan yazı bariz olarak görünür. Eğer tahta beyaz olursa o zaman beyaz tebeşirle yazılan yazılar çok silik olur ve okunmaz. Aynen bunun gibi eşyanın varlık tahtası üstünde Allah’ın varlığı haşmetli ve parlak olarak tebarüz etmiyor. Ama eşyanın yokluk tahtası üstünde Allah’ın varlığı çok parlak ve mükemmel olarak tezahür eder. İşte bu sırdan dolayı İbn-i Arabî gibi evliyalar Allah’ın varlığını daha iyi idrak etmek ve parlak olarak görmek için eşyayı yokluk perdesi ile sarmalamışlardır. Allah’ın Mevcud ve Vahdet isimleri için iyi olabilir, ama diğer isimleri için nâkıs ve hatarlı bir yoldur. Zira diğer isimler ancak eşyada tecelli ile tebarüz ediyor.

Şurası unutulmamalıdır ki, Allah’ın sıfatları ancak ve ancak eşyanın yok farz edilmesi ile anlaşılır, hükmü yanlıştır. Zira eşyada da inkâr ve vehim olmadan o isimlerin tecellileri okunabilir. Bu yüzden asfiya ve cadde-i kübra yolunda vahdet-i vücud mesleği görülmez. Zira ne kadar zevkli ve parlak gibi dursa da, eksiktir ve hususî bir yoldur.

Bu yolda giden evliyalar, Allah’ın varlık ve birlik dairesinde istiğrak (manevî sarhoşluk) halinde olmalarından dolayı mes’ul sayılmamışlar. Zira Allah’ın varlık ve birliği akıl ve kalplerini öyle bir tahakküm altına almış ki, o anda eşyayı fark etmeleri mümkün değildir.

Vahdet-i vücud mesleğinde giden bir evliya Allah’ın varlık ve birlik güneşinin dairesine girdiği zaman eşyanın zayıf ve cüz’î varlıklarını fark edip seçemiyor. Allah’ın varlığı yanında eşyanın varlığı fark edilemeyecek kadar sönük kalıyor. O evliya nazarını Allah’ın varlık ve birlik dairesine hapsettiği için diğer mahlûkatın fark edilmesi imkânsız bir hal alıyor. Böylece "La mevcuda illa Hû" yani Allah’tan başka varlık yoktur, demeye kendini mecbur hissediyor. İşte şu hapis ve istiğrak halinde mazurdur, ama o halden çıkıp normal haline döndüğünde aynı şeyi iddia ederse işte o zaman yanlış ve hataya düşmüş olur, yani mes’uliyet o zaman başlar.

Belki aynaları, daireleri hakikî olmazsa, hayalî, ademî dahi olsa, onlara zarar etmez. Belki vücud-u hakikînin aynasında vücut rengi olmazsa, daha ziyade sâfi ve parlak olur. Bu cümle yukarda izah edildiği gibi, eşyanın Allah’ın varlığına nisbeten ne kadar sönük ve zayıf olmasına işaret eder. Allah’ın varlık dairesinde iken eşyanın vücut renkleri kaybolursa, o kadar safi ve parlak olarak Allah’ın varlığı ve birliği idrak edilir. Onun için Allah’ın varlığı yanında eşyanın isminden dahi bahsedilmez, okunmaz.

Vahdet-i vücud ehli olanlar Allah namına eşyayı inkâr ediyorlar. Bu yol maddeden sıyrılmış, kesretten kurtulmuş bir ruhun ve kalbin seyr-u süluküdür. Böyle olunca Allah namına kâinatı ve mahlûkatı yokluğa atar ve tevhitte huzuru kazanır.

Bir de bunu tersine çeviren, maddede ve kesrette boğulmuş, kalbi ve ruhu madde bataklığına saplanmış kişiler ve cereyanlar vardır. Bunlar da madde namına Allah’ı inkâr ediyor ve eşyada fena buluyorlar. Eşyanın varlığını ezelî tevehhüm ediyorlar.

Felsefede bunlara panteist deniyor. Yani eşya ile Allah’ı aynı görmek fikri. "Hemeost" yani "Her şey O'dur" fikrini savunuyorlar. Halbuki "Hemeost" değil, "Hemeezost"tur yani "Her şey o değildir, her şey ondandır." Eşya Allah’ın yaratması ile varlık kazanır. Yani Üstad “Çünkü, hâdisat ayn-ı kadîm olamaz” derken, eşya Allah ile aynı olamaz, ikisi bir değildir, demek istiyor. Eşya mahlûktur, sonradan vücut bulmuştur; Allah ise ezelî ve ebedîdir. Allah ile eşya arasında sadece yaratan ve yaratılan münasebeti vardır. Bunun dışında müşabehet ve ittisal ve münasebeti yoktur.

Vahdet-i vücud meşrebi, hususi bir yoldur, manevî tehlike ve naksı olan bir meşrebtir. Diğer tarikat ve tasavvuf meslekleri ise umumen istikamet üzere giden umumi yollardır. Nakşî, Kadirî, Şazelî gibi geniş ve istikametli mesleklerde vahdet-i vücudun vartalı ve nâkıs halleri yoktur. Vahdet-i vücud hali bu istikametli yolların seyrüsülûkunda bir makam değil, ayrı bir yoldur. Ama bazen bu istikametli yollardan giden büyük evliyalar, vahdet-i vücud mesleğine girip çıkmışlar ve muvakkaten o meşrebde bulunmuşlar. Yoksa tarikat meslekleri ile vahdet-i vücud meşrebi birbirinden farklıdır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Ziyaretçi (doğrulanmadı)
Bu ne güzel cevaptır böyle
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...