"Cüz-i ihtiyari" gibi, cüzi ilim ve kudretimiz de var mı? Varsa "Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah'tır." ulvi beyanına zıt olmaz mı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsan yapacağı işi iradesi ile seçer, Allah da onu bir âdetullah olarak kudreti ile yaratır. Yani kul kendi fiilinin seçicisidir, ama yaratıcısı değildir; Ehl-i sünnetin görüşü bu şekildedir.

Bu sebeple insan kendi iradesi ile tercih ettiği her şeyden mesuldür. İslam ve Ehlisünnet itikadında insan kaderin önünde mahkûm değildir. İnsan kendine verilen cüz’i iradesi ile tercih yapabilir. Öyle ise tercihinin neticesinden de mesuldür. İnsan iradesine temas eden fiillerin ve amellerin iki boyutu iki yüzü vardır. Birisi, fiilin yaratılması ki bu tamamen Allah’a aittir. Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Diğeri ise, fiilin tercih edilmesinde irade işidir ki, bu kısım da tamamen insana aittir. Yani bir fiilin aslını Allah yaratır, vasfını ise insan iradesi ile tayin eder. O zaman yaratmak Allah’ın, mesuliyet ise insanın olur. Bu hayırda da şerde aynıdır.

Mutezile ise, "Kul fiilinin hâlıkıdır" diyerek, "Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah'tır." (Sâffât, 37/96) ulvi beyanına zıt hareket eder ve haktan da sapar.

Kulun kendi fiilinin yaratıcısı olmadığını maddeler halinde izah edelim:

1. Kur’an ve sünnet açısından kul kendi fiilinin yaratıcısı değildir. Bu kesin olarak ayet ve hadislerce reddedilmiştir.

2. Bir fiili yaratmak için o fiilin lazımı olan bütün sebep ve donanımları da yaratmak gerekir. Mesela namaz fiilini yaratmak için, namazın rükünleri olan ayakları, kolları, başı, yatıp kalkma gibi bütün ayrıntılarını hem bilmek hem de yaratmak gerekir. Yoksa o fiilin yaratıcısı olmak mümkün değildir.

3. Bir kolun yukarıya kaldırılıp indirilmesi sırasında bile yüzlerce kimyevi reaksiyon meydana geliyor. O kolun kaldırılıp indirilmesi için bütün azaların mükemmel bir ahenk içinde çalışması gerekiyor. İnsanın, "Kolumu ben kaldırdım, ben indirdim" diyebilmesi için, beynine ve bütün bedenine hükmetmesi gerekir. Hâlbuki insanın bunlardan haberi bile yok.

4. En basit bir şeyin vücuda gelmesi için bütün sebeplerin ve kâinat çarklarının işlemesi ve beraber hareket etmesi lazımdır. Mesela abdest aldığım su, bütün kâinat fabrikasının bir neticesidir. Öyle ise kişinin ameline sahip olması için, bütün sebeplerin ve kâinatın dizgini elinde olması gerekir. Ancak o zaman, o amel onun olabilir. Yoksa gerisi safsatadan başka bir şey değildir.

5. Allah insanları iradelerinde serbest bırakmış, imtihanın gereği olarak istediklerini seçme salahiyeti ve iradesi vermiştir. Üstad Hazretleri bunu şu harika temsil ile akla yaklaştırıyor:

"YEDİNCİSİ: İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz-ü ihtiyariyesi, çendan zayıftır, bir emr-i itibarîdir. Fakat Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zayıf, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallûkuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani, mânen der: 'Ey abdim, ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse mes'uliyet sana aittir.'"

İnsandaki cüz-i kudret, farazi bir sahiplenme duygusudur. Çünkü ene dediğimiz bu duygu olmadan, insan Allah’ın sonsuz sıfatlarını anlayamaz. Yani bizdeki sahiplenme hissi hakiki değil, nispi ve itibaridir. Bizim diye sahiplendiğimiz cüz-i kudret, ilim, mülk gibi şeyler haddizatında Allah’ındır. Biz sadece kıyas yapabilmek için mecazi bir şekilde bizim diye hissediyoruz. Bu noktadan Allah’ın ne hakikat noktasında ne de itibari noktada bir benzeri ve zıddı yoktur.

Bu dünya imtihanının bir gereği olarak insana cüz’i irade verilmiş ve kendisine bu hür iradesini - hayır olsun şer olsun - her sahada kullanma imkânı tanınmıştır. Benlik ve hürriyet kavramlarının temelinde bu cüz’i irade yatar. Bunun bir neticesi olarak da insan, yaptığı işlere sahip çıkmakta, “ Ben yaptım, ben çalıştım, ben başardım” diyebilmektedir. Yine insan bu yaratılışının bir başka neticeyi olarak da, “benim gözüm, benim elim, benim aklım, benim hafızam, benim ailem, benim evim” diyerek kendi organlarına ve duygularına sahip çıkmaktadır.

İşte buradaki "benim" ifadesi enedir. İnsan, kuvve-i vehmiyye ile “benim elim, beni ayağım, benim gözüm, benim kudretim, benim evim, benim tarlam” diyor. Kuvve- i akliye ile biliyor ki bunların hiçbiri onun zati malı değil; hepsi Allah’ın ona hediyesi, ihsanı ve yine hepsi insana emanet olarak verilmiş.  Hepsinin gerçek sahibi Allah’tır.

Üstad Hazretleri insandaki bu benlik ve hürriyetin doğru kullanılmasıyla Allah’ın sıfatlarının fehmedileceğini, aksi halde insanın kendine ihsan edilen bütün iyilikleri nefsine mal etmekle kulluğunu unutup hâkimiyet davası güdeceğini ve firavunlaşacağını ifade eder.

Benlik, yani enenin yanlış kullanımı gaflet suyu ile büyüyüp gelişmektedir. İnsanın kendini kendine malik tevehhüm etmesi bir gaflettir.

Benlik ve hürriyet, “Hâlık’ın sıfatlarını fehmetmek için bir vâhid-i kıyastır.” Yani, insan kendi sıfatlarını bilecek, onlara bir yönüyle sahip çıkacak, benim ilmim, benim kuvvetim,.., diyecektir ki, bunları mukayese unsuru olarak kullansın da Allah’ın ilmini, kudretini bilebilsin.

İrade sıfatından mahrum bir cansız varlığın, Allah’ın iradesini bilmesi mümkün olmadığı gibi, ilim ve hikmetten nasibi olmayan bir hayvan da Allah’ın ilmini ve hikmetini bilemez.

İnsan ruhuna, “hayat, ilim, irade” gibi sıfatlar, “hikmet, rahmet, gazap” gibi şuunat verilmiş ve insan bunları, vahid-i kıyasî olarak değerlendirdiğinde Allah’ın iradesini, ilmini, hikmetini, bütün sıfatlarını ve şuunatını bilme imkânına kavuşmuştur.

Bize de ilim, irade, hayat gibi sıfatlar; merhamet, gazap, hikmet gibi şuunat verilmeseydi Allah’ın ne sıfatlarını bilebilirdik, ne de şuunatını. Bizim sıfatlarımız mahlûk olup Hâlık’ın sıfatlarına hiçbir cihetle benzemese de, o kör adam gibi değiliz. İlâhî hakikatlerden söz edildiğinde onlara muhatap olabilecek bir yaratılışa sahibiz.

Allah marifetullah için yaratılan insanın ruhuna, kendini tanıması ve sıfatlarını anlaması için büyük bir istidat vermiş, harika duygularla ve mükemmel azalarla donatmıştır. Artık insan, meselâ, “İlâhî rahmeti” anlaması için ruhuna merhamet sıfatı konulmuştur. Onu vahid-i kıyasî olarak kullanıp Allah’ın sonsuz rahmetini bilebilir. Diğer sıfatlar ve şuunat da buna kıyas edilebilir.

Bu konuda Üstad Hazretleri’nin “kudret sıfatı” için verdiği örnekten başlayarak bazı kıyaslar sıralayalım: Benim kudretim şu kadar iş yapmaya yetiyor, Allah’ın sonsuz kudreti ise sayısız işleri birlikte ve gayet kolay idare ediyor.

Şu tarla benim mülküm, bütün sema ve arz âlemleri ise Allah’ın mülkü.

Ben bir anda ancak bir işi irade edebiliyorum; Allah ise hadsiz işleri birlikte irade ediyor.

Ben sözümü tutan raiyetimi mükâfatlandırıyor, emrime karşı gelenleri ise cezalandırıyorum. Allah da emrini tutanları cennetine koyacak, kendisine isyan edenleri ise cehenneme atacaktır.

Ben abes ve faydasız bir iş yapmamaya, yaptığım her şeyden bir fayda hasıl olmasına dikkat ediyorum. Allah’ın bütün tasarrufları da hikmet üzere cereyan ediyor; hiçbir işinde abesiyet görünmüyor.

Bediüzzaman Hazretleri, kudret sıfatıyla ilgili misalinin sonunda şöyle buyuruyor:

“Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de ona teslim eder.”

Bizim ruhumuz mevcut bir varlık olduğu gibi, ona takılan kudret sıfatı da yine mevcuttur, vehim değildir. Ama o kudretin bizim kendi malımız olduğu vehimdir. Bir kişi kendisine emanet verilen şey hakkında “benim” dediği zaman, o şeyin kendi malı olmadığını da yakinen bilir. Biz de hem bedenimizi ve organlarımızı, hem de ruhumuzu ve ona takılı sıfatlarımızı, duygularımızı Allah’ın yarattığını, hiçbirinin hakiki maliki olmadığımızı çok iyi biliriz. Bu bilgi ve bu iman ile mevhum hattı bozar, lehül mülkü (mülk umumen O’nundur) diyerek hepsini hakiki sahibine teslim ederiz.

“Hâlbuki Cenâb-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, ulûhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vâhid-i kıyasî vazifesini görüyor.” (Mesnevi-i Nuriye)

Benlik ve hürriyet, gayelerine uygun kullanıldığında insanın “ulûhiyet sıfatlarını fehmetme”sine hizmet ederken, nefsin emrine girdiklerinde insanı hayvandan çok aşağı derecelere indirirler.

Ene küfür ya da gafletten gelen ülfet perdesi ile kalınlaşırsa, insan kendi kendinin sahibi olduğunu zannetmeye başlar ve en sonunda da müstakil bir ilah olduğu vehmine kapılır.

Nasıl afakî âlem olan kâinattaki tabiata materyalistler ilah diyorlarsa, aynı şekilde enfüsi âlem olan eneye de materyalistler aynı şekilde ilah diyorlar.

"Tabiatı küçültsen ene olur, eneyi büyültsen tabiat olur" ifadesi bunun bir delilidir.

İnsandaki görme, işitme, hissetme, kuvvet gibi şeyler, Allah’ın isim ve sıfatlarının birer tecellileridir. Bizim bunları farazi ve hayali bir surette sahiplenmemiz ise, Allah’ın sonsuz sıfatlarını kıyas ile idrak etmek içindir. Yoksa insan bu cüzi hakiki fiiller noktasından bunlara hakiki manada sahip ve malik değildir. İnsanın buradaki tek sorumluluğu Allah’ın sonsuz sıfatlarını kavramak için farazi bir temellük yapmasıdır. Şayet bu temellük yani sahiplenme felsefenin tesiri ile hakiki bir surete dönerse, yani kul kendini gerçek malik saymaya başlarsa, işte mesuliyet orada başlar. İnsan ince bir çizginin üstünde sağa kayarsa hakka gider sola kayarsa batıla sapar.

İnsan farazi ve hayali olan benlik hissine vücut rengi verirse Firavun olmaya kadar giderken, aynı farazi ve hayali benliğini Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamada kullanırsa, bu kez de salih ve aziz bir kul olur. İnsandaki iman ve hidayet artıkça, ene denilen sahiplenme duygusu incelir, altında Allah’ın isim ve sıfatları tebarüz etmeye başlar.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...