Block title
Block content

"Demek, kader meselesi, teklif ve mes’uliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki, imana girmiş. Cüz-ü ihtiyarî, seyyiâta merci olmak içindir ki, akideye dahil olmuş; yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek..." izah?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsan yaptığı fiillerinden mesul olması için, hiçbir etki ve zorlamaya maruz kalmadan istemesi ve tercih etmesi lazırmdır.

Mesela, bir elma ağacı, meyvesini verirken, tercihi kendisi yapmaz, istese de istemese de elma vermek zorundadır. Ancak, insan için aynı durum söz konusu değildir. Zira insana, irade denen bir cihaz verilmiştir. İnsan, bu cihaz sayesinde, yapacağı şeyi kendisi tercih etmektedir. Dolayısı ile mesuliyette kendisine aittir.

İrademizin geçerli olduğu sahalar olduğu gibi, geçersiz olduğu sahalar da vardır. Mesela, gözümüzün rengini biz tercih edemediğimiz gibi, saçımızın dökülmesini de biz irademizle engelleyemiyoruz. Fakat davranışlarımızı yönlendirmede irade dediğimiz mekanizma devreye giriyor. Bir kaç şıktan birisini tercih ediyor. Dolayısı ile yanlış tercih yaptığı zaman, ortaya çıkan neticeden de kendisi sorumlu oluyor.

Bu nedenle cüz-i irade dediğimiz kavram, akide dediğimiz itikadi konular arasında yer almıştır. Kader gibi imanın şartlarından değildir. Ama iradeyi inkar eden, dalalete sapar.

***

Kaderi anlama ve idrak etme herkesin marifetine, kültürüne, düşünce ve telakkilerine göre ayrı ayrı olur.

Burada manen terakki etmeyen avamın, kaderi iki alanda kullanabileceğini ifade ediyor. Sebebi de marifeti az olan murad-ı ilahiyi anlama liyakatinde olmayan avam ve ekseri insanlar, hadisat karşısında ümitsizliğe düşüp hüzünlenebilir. Çünkü bu kısım kaderin manevi planından ziyade esbab alemine ve meselelerin zevahirine muhatap olduklarından başka çareleri yoktur. İşte yüzde altmış yetmişlik kısmı teşkil eden bu avamın musibetlere karşı ve maziye geçmiş hadisata karşı meseleleri kadere vererek, "Mutlaka Allah’ın bir hikmeti vardır veya mukadderattır." diyerek ümitsizlikten kurtulur. Çile ve ısdıraptan da kendini muhafaza edebilir. Bu noktada kadere imanın bu kısma verdiği bir lütuf ve ilahi bir rahmetin tezahürüdür. 

Fakat manen terakki eden havas, kaderin derinlemesine plan ve programını, hadisatın içerisinde Cenab-ı Hakk'ın muradını anlama liyakat ve keyfiyetinde olduğundan, hadisata bir ceza, bir bela veya bir zulüm gözü ile bakmadığından dolayı, onun ye’se ve hüzne kapılması mümkün olmayıp, orada Cenab-ı Hakk'ın muradını idrak ederek başka hakikatlerle hemhal olur. Mesela, "İnsanlar zalimdir, kader ise adildir." hakikati havassa ait bir telakkidir. Muazzez Üstadımızın, başına gelen bütün olay ve hadisatı müspet olarak yorumlayıp ve bunlara Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin ve hikmetinin ilcaatı gözü ile bakması da havas açısından bir bakıştır. Mesela, “Musibetin tenevvüü, bana musikinin nameleri gibi geliyor.” yaklaşımı da aynı mantık ve muhteva içerisinde değerlendirilmelidir. 

Aynı şekilde, manen terakki etmeyen avam mazi ve mesaide kullandığı kaderi maasi ve istikbalde kullanamaz. Çünkü eğer kaderi gelecekte kullandı mı tembellik olur. Müslüman atalete düşer, hareket alanını asgariye uğratır ve Cenab-ı Hakk'ın âdetullah ve sünnetullah kanunları ile çatışır. Zira böyle bir kader yaklaşımı insanı itikat dairesinden çıkartabilir. Ayrıca günahlara karşı da işi kadere havale edip mesuliyetten kaçarcasına kadere sığınma avam için yanlış bir davranış ve telakki olacaktır. Burada havas farklı bir mana ve muhteva mesuliyetine girer, bu konu biraz hassasiyet taşıdığından bu kadarla iktifa edelim.

Demek ki kadere iman insanın imtihandan ve neticesinden, yani teklif ve mesuliyetten kaçmaması ve gurur ve enaniyetten kendini kurtararak kulluğun ve ubudiyyetin sırrına erebilmesi için imana dâhil olmuştur. İrade ve ihtiyar ise günahlara ve mesuliyete mercii ve kaynak olabilmesi için, Cenab-ı Hakkı nekaisten münezzeh ve kemal sıfatları ile muttasıf bilmek için akideye dâhil edilmiştir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
Yükleniyor...