"Demek, nasıl ki onun risaleti şu dar-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلاٰكَ لَوْلاٰكَ لَمٰا خَلَقْتُ اْلاَفْلاٰكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dar-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi." izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Burada Peygamber Efendimizin (asm.) şahsında bütün peygamberler kast edilir. Şu var ki, insanlara hakkı tebliğ, onları şirkten tevhide davet, ömürlerini rıza çizgisinde sürdürmelerini tavsiye ve kendilerini cennete layık bir kıymet almaya çağırma görevini en ileri manada icra eden Ahir Zaman Peygaberi Hz. Muhammed (asm) olduğu için, o muhatap alınmıştır. Nitekim, insanların bu kâinat kitabını doğru okumaları, bu âlemi ve kendilerini doğru değerlendirmeleri için peygambere ihtiyaç olduğunu güzelce ortaya koyan şu ifadeler, Peygamber Efendimiz (asm.) için söylenmişse de bütün diğer peygamberler için de geçerlidir:

“O bulunmazsa bütün maksatlar beyhude olur. Çünkü anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa manasız bir kâğıttan ibaret kalır.” (Sözler, On Birinci Söz)

Anlaşılmaz bir kitap, muâllimsiz olsa, manasız bir kağıttan ibâret kalır. Ne zaman, o kitabı anlayan biri ortaya çıksa, kitap anlam kazanır. Öte yandan, öğretmeni olmayan bir okul da, bir anlam ifâde etmez. Ne vakit öğretmen ortaya çıksa, okulun varlığı da bir anlam ifade eder.

Aynen öyle de; kâinat, hem bir okul ve hem de okunması gereken bir kitap olarak yaratılmıştır. Ancak, "Niçin yaratılmıştır? Kim yaratmıştır? Bizden ne istemektedir ve kâinat ne anlam ifâde etmektedir?" gibi yüzlerce soru cevap bulmadan, yaratılan kâinatın bir anlam kazanması imkansızdır. Öyle ise, bir elçi veya bir muâllime ihtiyaç vardır. O muâllim ise, başta Peygamberimiz olan Hz. Muhammed (s.a.v.) olmak üzere diğer peygamberlerdir.

Öyle ise denilebilir ki, eğer bu elçiler olmasaydı, kâinatın yaratılmasının bir anlamı olmazdı ve yine denilebilir ki, bu rehberler ve resuller olmasaydı, kâinat yaratılmazdı. Demek onların risâleti, kâinatın yaratılmasına sebeptir. Bu mana, en kâmil anlamda Efendimiz'de (s.a.v.) tecelli ettiği için, diğer nebilerin adında Efendimiz'e (s.a.v.) hitap edilmiştir: "Sen olmasaydın ben felekleri yaratmazdım."

Kâinat okulunun öğretmenleri olan peygamberler ve başta Peygaberimiz (s.a.v.) olarak, sergiledikleri vazife ve kullukları, kâinatın yaratıcısı tarafından bir mükâfat ile karşılık bulmuştur. İşte o karşılık ise Cennet'tir. Evet Cennet bir Fazl-ı İlahi'dir. Bir bitki ve hayvanın yaratılması, kendisi için bir nimet olduğu gibi, insanın da yoktan varlığa çıkarılması bir nimettir.

Bitkileri ve hayvanları isterse Cennet'e göndermeyen Allah, insanları da göndermeyebilirdi. Ancak Efendimiz'in (sa.v.) kulluğu ve ubudiyeti, Cennet'in yaratılmasının önemli hikmetlerinden biri olarak tecelli etmiştir denilmektedir...

Peygamber Efendimiz (asv)'in şahsiyetinin iki yönü vardır. Birisi nübüvvet ve risalet yönü, diğeri beşer ve insani yönüdür.

Tarih ve siyer kitaplarında daha çok beşeri halleri ön plana çıktığından, sadece beşeri yönüne yoğunlaşanlar Peygamber Efendimiz (asv)'in manevi şahsiyetinin büyüklük ve azametini anlamakta zorlanıyorlar, hatta inkara bile gidiyorlar. Dolayısı ile sevgi de ona göre şekilleniyor.

Risalet ve nübüvvet yönüne yoğunlaşıp, beşeri yönünü aklına sığıştıramayıp insan üstü, melek gibi görüp, insani yönünü inkar eden tasavvuf geleneği de vardır. Bunun da çok sakıncaları vardır. Zira Hazreti Peygamber (asv), sadece Allah’ın elçisi değil, bizim de vekilimizdir. Yani, insanlara imam ve rehberdir. İnsan üstü bir melek makamında olsa, bize imamlık ve modellik yapamazdı.

Risale-i Nurlarda bu iki şahsiyet çok güzel dengelenmiştir. Yani, ne manevi azametinde sapma var, ne de beşeri hallerini kabullenememe durumu vardır. Her iki şahsiyet mükemmel bir denge ile tarif edilmiştir.

Peygamber Efendimiz (asv)'in manevi şahsiyetini ve Allah katındaki mevkiini en güzel şu kudsi hadis bize bildiriyor:

"Ey Habibim, sen olmasaydın bu kainatı halketmezdim."(1)

O (asv), her yönü ile en yüksek ve mualla bir makamdadır, onun maddi ve manevi şahsiyeti bütün kainatın ve mahlukatın üstündedir.

Nasıl Allah’ın isimleri içinde İsm-i Azam varsa ve en büyük ve faziletli ismide bu isim ise bu isimlerin mazharları içinde de mazhar-ı azam Peygamber Efendimiz (asv)’dır. Yani Peygamber Efendimiz (asv) Allah’ın bütün isimlerinin en azam derecede tezahür ve tecelli ettiği, en nurani ve en güzel bir forum ve mahiyettir. Bütün insanlık olmasa sadece o kalsa Allah’ın kainatı yaratmasındaki maksat tahakkuk etmiş olurdu.

Onun (asv) o mükemmel varlığı nasıl kainatın yaratılmasına sebep olmuş ise, o azami kulluğu da kainatın bekasına sebeptir. Kainat bir ağaç ise kökü ve esası Peygamber Efendimiz (asv) ve ibadetidir. Yine bu ağacın en mükemmel bir meyvesi ve en azami neticesi İki Cihan Serveri Peygamber Efendimiz (asv)'dir.

İşte bütün bu ince ve nurani manaların en güzel temsili ve en somut ifade şekli bu hadistir, denilebilir. Tafsilat için Miraç Risalesi'ne bakılabilir.

(1) bk. El-Leali-l Masnua, Suyutî 1/272

Levlake hadisinin uydurma olduğu, kaynaklarının gerçek hadis kaynağı olmadığını iddia edenler var. Hadis kitabından ve alimlerinden örnek var mı? Bir de bu hadisi nasıl anlamalıyız?

Başta bu hadis-i kudsinin kaynağını vereceğiz. Ayrıca bu hadis-i kudsinin manası ve hakikatını vereceğiz.
"Levlâke" hadîsinin kaynakları şudur:

El-Leali-l Masnua Suyutî 1/272; Esrar-ül Mertüa, Aliyy-ül Kari sh: 295-296; aynı eser Tahkik Muhammed Said Zalûl sh.194; El-Feraid-ül Mecmua, Şevkani s. 326; Keşf-ül Hafâ, Aclunî 2/164; Şerh-üş Şifa, Aliyy-ül Karî 1/6.
Hem El- Hâfız Aclûnî hem de, Aliyy-ül Karî eserlerinde "Levlâke" sözü mânası itibariyla hadîs olmasa dahi, mânası itibarıyla doğru ve haktır ,demişlerdir. Aynı kanaati İbn-i Teymiyye dahi fetva kitabı 10/ 96-98'de izhar etmiştir.

Divan ve tasavvufki kitaplarından me'haz olarak bir kaçının da ismini veriyoruz:

Levami-ül Ukul Ni'metullah bin Veli s.15: Divaın-ı Mevtana Câmî sh. 4; Divan-ı Şeyh Ahmed-i Cezerî 1/190 ve hakeza Divan-ı Mevlâna Hâlid, Mektubat-ı Imam-ı Rabbanî ve bütün bunların yanında umum ümmetin telâkki-i bil-kabulü.

"Levlâke" hadîsinin hakikatı şudur:

Kainattaki bütün kemalatın menşei ve esası nur-u Muhammedidir. Her şey, kemalini ve cemalini O’nunla buldu. Sorduğunuz soruya iki şekilde cevap verilebilir.

1. Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa manasız bir kağıttan ibaret kalır. Allah bu dünyayı ve içindekileri, kendi cemalini ve kemalini görmek ve göstermek için yarattı. Cemalini ve kemalini göstermek istediği şuur sahibi mahlukatın başında da, insan gelmektedir. Kendisi kendine layık bir şekilde cemal ve kemalini tefekkür etmektedir. Fakat insan dediğimiz mahlukun, Allah’ın istediklerini kendi başına anlaması mümkün değildir.

Madem kainat insan için yaratılmış ve madem insan yalnız başına İlahi hakikatı anlaması mümkün değildir. Öyleyse insanların nazarını mahlukattan ve masivadan çekecek peygamberler olacaktır. Bu peygamberlik makamı, Allah’ın en çok sevdiği insanlardan oluşacaktır. Bu peygamber dediğimiz seçkin insanların arasında da vahiyde belirtildiği gibi, en sevgili kul ve en şerefli kişi Hz. Muhammed (a.s.m)'dir.

2. Hz. Muhammed (a.s.m)'in duası, bu kainatın yaratılması için bir sebeptir. Yani asrımız alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiye,

“Allah, ezeli ilmiyle Peygamberimiz (a.s.m)'in, kainatın ve cennetin yaratılması hususundaki ısrarlı ve ihlaslı duasını kabul etti ve bu kainatı halk etti.”

İşte O’nun bu duası olmasaydı Allah kainatı ve içindekileri yaratmazdı.

Çünkü O Zat (a.s.m) bütün enbiyanın seyyididir, bütün evliyanın reisidir. O geldikten sonra dünya rahata kavuştu. Bu noktadan O’na olan sevgi, başka bir sevgidir. Fakat madem Allah’ın zatı mahlukatın zatına benzemez ve hadsiz derecede mükemmel ve alidir. Elbette sıfatları da benzemez. Yani ilmi, iradesi, kudreti ve muhabbeti de mahlukatın sıfatlarına benzemez. Allah’ımızın Peygamberimiz (a.s.m)'e olan muhabbetini aklımızla anlamamız mümkün değildir. Çünkü Allah’ın ne sıfatlarını, ne zatını ne de fiillerini aklımız almıyor. Elbette muhabbet-i ilahiyeyi de anlamamız iktidarımız haricindedir.

“Nur-u Muhammedî” ne demektir?

"Allah göklerin ve yerin nurudur (onları varlık nuruna kavuşturandır).” (Nur, 24/35)

Nur, her çeşit karanlığın, zulmetin zıddı. İlim nurdur; cehalet karanlığını yok eder. Hidayet ayrı bir nur; dalâlet onunla ortadan kalkar. İman da nurdur, küfür karanlıklarını mahveder. Her nur bir zulmeti giderir ve bir hakikati gösterir.

İşte, bu âlem yaratılmazdan önce her şey yokluk karanlığında idi. Cenâb-ı Hakk lütuf ve ihsanıyla bu karanlığa son verdi ve bütün varlıklara çekirdek olacak ilk mahlûkunu yarattı. Bu varlık Nur-u Muhammedî (a.s.m) idi.

“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.”

hâdis-i şerifi üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü, bu konuda bir takım yanlış yorumlar, yahut yersiz itirazlar eksik olmuyor.

Bilindiği gibi canlıların bütün karakterleri genetik şifrelerinde yazılı. Bu yazı, kader kalemiyle işlenmiş bir ilâhî program. Bir tohumdaki şifrede ne ağacın şeklini, ne gövdesinin sertliğini, ne yaprağının yeşilliğini, ne de meyvesinin tadını bulabilirsiniz. DNA’da bütün bu özellikler baz sıralaması şeklinde yazılı, ama o program ne serttir, ne yumuşak; ne yeşildir, ne kırmızı. Bunların hepsi o şifrede bir plan, bir program olarak mevcut, ama ağacın bütün özelliklerini o şifrede aynen bulmaya çalışmak da boş bir çaba. Bu noktayı dikkate almadan, bütün mahlûkatın Nur-u Muhammedî’den yaratılışını düşünen adam, yıldızlarla, ormanlarla, denizlerle bu nur arasında bir benzerlik kurmaya kalkışır ve aldanır.

Bizim yaptığımız planlar da bir yönüyle öyle değil mi? Bir evin bütün bölmeleri plandadır, ama plandaki mutfakta yemek pişiremezsiniz.

“Nasıl esmada bir ism-i azam var, o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı azam var ki, o da insandır.”(1)

İsm-i azam, bütün isimleri içine aldığı gibi, nakş-ı azam olan insan da bütün varlık âleminde tecelli eden isimlere mazhar. “Bir şey mutlak zikredilince kemâline masruftur.” kaidesince, insan denilince de insanlık âleminin en ileri ferdi ve risalet semasının güneşi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) akla gelir.

Bütün ilâhî isimler ilk defa Nur-u Muhammedî (a.s.m) de tecelli etmişler. Meselâ, onda Muhyi isminin tecellisi var ve o nur hayat sahibi. Sonraki safhalarda yaratılacak olan bütün hayatlar, ilk defa onda tecelli eden bu ismin ayrı tezahürleridir. O nurlu hayat, bütün hayatların başlangıç noktası ve çekirdeğidir. Ama, bütün hayat çeşitleriyle Resulullah Efendimiz (a.s.m.)'in o pak ve münezzeh ruhu arasında bir ilişki kurmaya kalkışmanın da yanlışlığı ortadadır.

Bir başka misâl: muhafaza etmek, hıfzetmek bir ilâhî fiil.

Nur-u Muhammedî (a.s.m) de Hafiz ismi de tecelli etmiş ve daha sonra yaratılacak “Levh-i Mahfuza”, “çekirdeklere”, “yumurtalara”, “nutfelere” ve nihayet “hafızalara” bir çekirdek gibi olmuş.

“Mukteza-yı hikmet, şu şecere-i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki; âlem-i cismanîden başka, sair âlemlerin numûnesini ve esasatını câmi' olsun.”(2)

Vahdetü’l-Vücut meşrebinin sahibi Muhyiddin Arabi Hazretlerine göre, ebede kadar yaratılacak bütün varlıkların mahiyetleri (kendi ifadesiyle ayan-ı sabiteleri), tâbiri caizse nuranî bir çekirdek halinde, Allah’ın ilminde mevcuttu. Bütün mahiyetleri icmalen taşıyan bu ilk taayyün mertebesini Muhyiddin Arabî Hazretleri, “hakikat-ı muhammediye”, “âlem-i vahdet”, “vücud-u icmâli”, “nur-u muhammedî” gibi isimlerle dile getiriyor.

Buna göre, nur-u muhammedî, bütün mahiyetlerin ortak ismidir ve eşyanın yaratılmasıyla bu mahiyetler ilim dairesinden kudret dairesine geçmişlerdir.

İmam-ı Rabbanî Hazretleri de şöyle buyurur:

“Hakikat-i muhammediyeden terakki vaki oldu mânâsında yazdığım cümleye gelince, bu hakikatten murat, o hakikatin zıllıdır ki o hakikat için “hazret-i ilmin icmâlinden ibarettir” demişler ve “vahdet” tabirini kullanmışlardır.” (Mektubat, C. 2)

Âlem-i vahdet, muhyiddin arabî hazretlerinin ilk taayyün mertebesine verdiği dört isimden birisi.

Bilindiği gibi vahdet birlik mânâsına geliyor, kesret ise çokluk. Çekirdekte vahdet vardır ve bu vahdetten kesret doğmuştur. Onlarca dal, yüzlerce meyve, binlerle yaprak kesreti ifade ederler ve bu kesret âlemi bir vahdetten doğar. Sonsuz yıldızların kaynaştığı sema, yine sonsuz canlıların oynaştığı yer yüzü, sayısını bilemediğimiz melekler âlemi ve daha nice varlıklar hep kesreti ifade ederler ve bunların tamamı âlem-i vahdetten, nur-u muhammedî’den doğmuşlardır.

Nur Külliyatı'ndan önemli bir ipucu: “Muhakkak, semavat ve arz bitişik idiler, biz onları ayırdık” meâlindeki âyet-i kerime’nin değişik tefsirleri nazara sunulduktan sonra şu mânâya da yer verilir:

“Mezkûr âyetin tabaka-i avama ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki: nur-u muhammediyeden (a.s.m.) yaratılan madde-i aciniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun macun ve hamurundan infisâl ettirilmesine işarettir.”(3)

Bu ifadelerden anlaşıldığı gibi, bu hikmet âleminin yaratılış çekirdeği olan Nur-u Muhammedî (a.s.m)’den âlem safha safha yaratılmış. Bütün fizik âleminin, semavat ve arzın yaratılışı da bu kaide çerçevesinde gerçekleşmiş. Bu nurdan, bir “madde-i aciniye” yaratılmış ve bu öz macun, bu şifre mahlûk; göklerin ve yer küremizin yaratılmasında esas olmuş.

“Allah’ın ilk yarattığı şey, benim nurumdur.” hadis-i şerifinin devamında âlemin yaratılış safhaları sırayla, kalem, levh, arş, hamele-i arş olan melekler, kürsi, diğer melekler, gökler, yerler... Şeklinde ifade edilir. Belki de, göklerin ve yerlerin yaratılmasından önceki safhalarda, yaratılış doğrudan doğruya Nur-u Muhammedî (a.s.m)’den gerçekleştirilmiş, bu safhada ise Nur-u Muhammedî (a.s.m)’den bir öz madde yaratılmış ve göklerin ve yerin yaratılmasında bu çekirdek esas olmuştur. Her şeyin bir sebebe bağlandığı bu hikmet dünyasında, şu görünen âlemin başlangıcının böylece takdir edilmiş olması ilâhî hikmete en uygun olanıdır.

Maddenin nurdan yaratılması garip karşılanmamalı. Nitekim madde dediğimiz şeyin, aslında, kesifleşmiş bir enerji olduğu bilinmektedir. Atomun, parçalandığında enerjiye dönüşmesi, işin temelinde kuvvet ve kudretin bulunduğunu gösterir. Bunlar ise kesif ve maddî değil, lâtif ve nuranîdirler.

“Melekler nurdan yaratıldı, cinler ise dumanlı alevden yaratıldılar” hâdis-i şerifi cinlerin de Nur-u Muhammedî (a.s.m)’den doğrudan yaratılmayıp bir başka şekilde, yahut bir başka safhada var edildiklerini bize ders verir.

“Hiçbir şey yoktur ki onu hamd ile tesbih etmesin.” meâlindeki âyet-i kerimeye göre, her şey Allah’ı bilmekte, hamd ve tesbih etmektedir. Kâinatın gerek ilâhî ilimdeki ilk icmâline, gerek şehadet âlemine çıkışındaki o çekirdek varlığa “Nur-u Muhammedî” denilmesinden anlaşılıyor ki, Allah’ı bilmede, onu hamd ve tesbih etmede en ileri mertebe Allah Resulüne (a.s.m ) aittir. Bütün ilâhî isimlerin en ileri mertebesine de, o (a.s.m.) mazhardır. Kâinatın yaratılmasından asıl gaye o’dur. Diğer varlıkların yaptıkları bütün ibadetler, erdikleri bütün marifetler ve zevk ettikleri bütün muhabbetler onun yanında ancak bir gölge gibi kalır.

“Hem ism-i âzama mazhar olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm'ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i ilâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir.”(4)

Demek ki, o ilk yaratılışta ruh-u muhammedînin ulviyeti, parlaklığı ve berraklığı diğer bütün mahiyetleri âdeta gölgede bırakmış ve o ilk çekirdek varlığa nur-u muhammedî denilmiş.

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Otuz Birinci Pencere.
(2) bk. a.g.e., Otuz Birinci Söz.
(3) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.
(4) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz.

Levlake Hadisini Destekleyen Ayetler Var mıdır?

Kur`an, Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) için, “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn” yani, "Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 21/107) buyuruyor.

Bu ayet, ilgili hadisin manasına uygundur. Çünkü, ayette geçen “âlemîn”, “kâinât” demektir. Hadiste geçen “eflâk” de “kâinat” demektir. Âlemîn sözcüğü yerine kâinat sözcüğünü koyduğumuzda bu ayetin farklı bir anlamı şöyle olur: “Biz seni, kainata rahmet olmasaydın göndermezdik.”

Bu açıdan bu ayet ile “Sen olmasaydın, sen olmasaydın Ben Âlemleri yaratmazdım.” sözü arasında manaca neredeyse örtüşme vardır.

Ayrıca şu ayetler de, söz konusu hadisi destekler mahiyettedirler:

“Andolsun içinizden size aziz bir peygamber gelmiştir." (Tevbe, 9/128)

" Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah`ın izniyle Allah`a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik." (Ahzap, 33/45 ve 46)

“Ve sen elbette yüksek bir ahlâka sahipsin.” (Kalem, 68/4)

Bu ayetler ve buna benzer çok ayetler zımnî ve işârî olarak “Levlâke” hadisini teyit ve takviye ediyorlar.

"Levlake..." hadisi, ne Kütüb-ü Sitte'de, ne Buhari'de ve ne de Tirmizi vb. de kaynağı belirtilmemiş; nasıl hadis olabilir?

Hadis hususunda bazı kaide ve tespitleri sıralar isek mesele daha iyi anlaşılır.

1. Hadis kaynakları olarak, sadece Kütüb-ü Sitte ve onun gibi şöhret bulmuş kaynakları kabul edip, diğer hadis kaynaklarını yok saymak yanlıştır. Halbuki Buhari ve Müslim dışında sağlamlık açısından kıymetli çok hadis kaynakları da vardır.

2. "Hadis değil." demek, manası yanlış demek değildir. Sadece o sözün Allah Resulüne ait olmadığı vurgulanıyor. Halbuki bu hadisin manasını teyit eden ayet ve hadisler mevcuttur.

3. Hadis alimlerinin, hadisi değerlendirme ve sorgulama kriterleri farklı olabiliyor. Bazen birinin sahih kabul ettiği hadisi, başka bir hadis alimi hasen kabul edebiliyor. Hatta Buhari ve Müslim gibi hadis alimlerince kabul görmüş hadislere İbn-i Cevzi gibi muhakkik ve münekkid bir hadis uzmanı mevzuu diyebiliyor.

4. Ama bu itiraz, hadis otoritelerince kabul görmemiştir. Biz İbn-i Cevzi, mevzu dedi diye hadisleri mevzu kabul etsek cahillik etmiş oluruz.

5. Bütün ilim dallarında şaz hükümler itibara alınmaz. Yani bir ilim dalında makbul olmuş bir meseleyi, yine o ilimde makbul bir alim tenkit etse, onu destekleyen delil ve veriler yeterli olmadığı için itibara alınmaz. Mesela, hadis alanında otoriter olan İbn-i Cevzi, üç yüze yakın sahih hadisi mevzuu kabul etmesi fikrini hadis çevreleri itibara almamıştır.

6. Günümüzde bir takım din düşmanları, özellikle hadis sahasına şüphe atmak için sistematik olarak çaba sarf ediyorlar. Bunu da bir takım ulema-i su kapsamına giren ehli bidat alimlerince dillendiriyorlar. Bu da avam müminlerin zihnini karıştırıyor.

7. Hadisin sahih ve mevzuu olması, bizim sahamıza giren bir husus değildir. Hadisin sıhhat çalışmasını hadis alimleri yapmışlar ve bize sunmuşlar. Bize düşen; o hadisi kabul etmektir.

8. Levlake sözü hadistir ve ümmetçe kabul görmüştür. Bu hadis, bir alimin, ya da müçtedin bir yorumu ve değerlendirmesi değildir. Bahsi geçen kaynaklarda olmaması, hadis olmadığı anlamına gelmez.

9. Hadis kaynakları sadece Buhari, Müslim, Tirmizi ye mahsus değildir. Onun dışında yüzlerce sahih ve güvenilir kaynaklar vardır. Bu hadisin, Kütüb-ü Sitte'de olmaması, onun sıhhatine zarar vermez. Zaten Kütüb-ü Sitte sahipleri, "Sahih hadis sadece bu altı kitapta mevcuttur; başka kitaptakiler uydurma." diye bir tezleri de yoktur.

10. "Levlâke levlâke Lema halaktül-eflâk = Sen olmasaydın, sen olmasaydın, Ben âlemi yaratmazdım." sözü; İslâm ümmetinin âlimleri ekseriyetince kudsî hadis olarak biliniyor.


Bu hadis-i kudsînin kaynakları: Bu hadis-i kudsî, Suyutînin El-Leâlil-Masnûa; Aliyyü-Kârînin El-Esrârul-Merfûa ve diğer bir eseri olan Şerhüş-Şifâ; Şevkânînin El-Fevâidül-Mecmûa; Hâfız Aclunînin Keşfül-Hafâ; Muhammed Said Zalûlün Tahkîk; İmam-ı Nevevînin El-Ezkâr adlı eserlerinde kayıtlıdır.

Diğer yandan Mevlânâ Câmî, Ahmed-i Cezerî, Mevlânâ Hâlid, İmam-ı Rabbânî, Bedîüzzaman Said Nursî gibi nice İslâm âlimleri bu hadis-i kudsîyi eserlerine almışlar.

Bu rivayetin hadis olmadığını söyleyen alimlerin yanında, hadis olduğunu söyleyen alimler de vardır. Bu açıdan elbette hadis değildir diyenler de, hadis olarak kabul edenler de olacaktır. Bize göre bu rivayet bir hadistir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

talebe adayi
allah razi olsun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

Kainattaki bütün kemalatın menşei ve esası; nur-u Muhammedidir. Her şey, kemalini ve cemalini O'nunla buldu.
1- Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, manasız bir kağıttan ibaret kalır. Allah bu dünyayı ve içindekileri, kendi cemalini ve kemalini görmek ve göstermek için yarattı. Cemalini ve kemalini göstermek istediği şuur sahibi mahlukatın başında da, insan gelmektedir. Kendisi kendine layık bir şekilde cemal ve kemalini tefekkür etmektedir. Fakat insan dediğimiz mahlukun, Allah'ın istediklerini kendi başına anlaması mümkün değildir. Madem kainat insan için yaratılmış, ve madem insan yalnız başına İlahi hakikatı anlaması mümkün değildir. Öyleyse insanların nazarını mahlukattan ve masivadan çekecek Peygamberler olacaktır. Bu peygamberlik makamı, Allah'ın en çok sevdiği insanlardan oluşacaktır. Bu peygamber dediğimiz seçkin insanların arasında da vahiyde belirtildiği gibi, en sevgili kul ve en şerefli kişi Hz. Muhammed'dir( a.s.m).
2- Hz. Muhammed ( a.s.m)in duası, bu kainatın yaratılması için bir sebeptir. Yani Üstadımızın ifadesiye "Allah, ezeli ilmiyle Peygamberimizin, kainatın ve cennetin yaratılması hususundaki ısrarlı ve ihlaslı duasını kabul etti ve bu kainatı halk etti." İşte O'nun bu duası olmasaydı Allah kainatı ve içindekileri yaratmazdı. Çünkü O zat (a.s.m) bütün enbiyanın seyyididir, bütün evliyanın reisidir. O geldikten sonra dünya rahata kavuştu. Bu noktadan O'na olan sevgi, başka bir sevgidir. Fakat madem Allah'ın zatı mahlukatın zatına benzemez. Ve hadsiz derecede mükemmel ve alidir. Elbette sıfatları da benzemez. Yani ilmi, iradesi, kudreti ve muhabbeti de mahlukatın sıfatlarına benzemez. Allah'ımızın Peygamberimize olan muhabbetini aklımızla anlamamız mümkün değildir. Çünkü Allah'ın ne sıfatlarını, ne zatını ne de fiillerini aklımız almıyor. Elbette muhabbet-i ilahiyeyi de anlamamız iktidarımız haricindedir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Vbdestabe

Bildigimiz gibi Allah'ın evliyaları kendiliginden konuşmaz belki konuşturulurlar. Ehli sünnetin büyük alimleri ve bir çok kutup, keşiflerinde bu hadisi onaylıyolar. Gavsı azam ve hakeza diger müçtehidler. Asrımız da iman ilmini yazıya döken.vmarifetullahta çok ileri noktada olan, getirdigi hakikatler ile 10 milyonlarca insana tahkiki imanı kazandıran üstadımız da bu hadisi onaylıyor. Hiç mümkün müdür ki, bu zatlar, görmedigini, emin olmadıgını söylesin.  Yukarıda yazdıklarım, teslimiyetle ilgili ile ilgiliydi. Tahkik kısmını ise akılları ikna eder derecesinde risalelerin pek çok kısmında var... Nasılki gayet muntazam noksansız bir hastene,  doktorsuz olarak bir işe yaramaz Aynen öyle de, şu kainat hastenesi, eger onu tarif eden bir Dellalı-Azam olmasa elbette manasız olur. Üstadımızın dedigi gibi nuru muhammedi bu kainattan çıksa, kainat vefat eder. Ve yine üstadımızın dedigi gibi tonlarca ağırlıgında agaçlar, bir tohumdan çıkıyor. Aynen öyle de bu kainatda nuru Muhammedinin tohumundan çıkmıştır. Allah'ın adetidir, küçük şeylerden büyük şeyi halk etmek. Fatır-ı Halık, Ezel Ebed olan herşey aynı anda müşahedesinde olan Zatı Zülcelali-Vel Kemalda görmüş, Efendimizin kemalatını... onun nurunu almış, halk etmiş.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Elmas Kılıç

Selamün aleyküm.Allah'ın rahmeti ve inayeti daima üzerinize olsun. Mezkur mevzuda şöyle düşünüyorum; bu hadis-i kudsinin geçtiği kaynakları yazınızın sonunda belirtmişsiniz. Kaynakların içinde iki müceddid bir mehdi(benim bildiğim kadarıyla..) bulunuyor.Yani kesbi ilmin değil, vehbi ilmin mazharı, alem-i insaniyetin vekili olan zatlar..Zahir-i şeriatın ikinci kaynağı olan kütüb-ü sitte'de bulunmaması sebebiyle, bu hadis-i kudsiyi(hadis-i kudsi olarak)kabul etmeyenlerin eleştirisi normal kabul edilmeli. Sanki bu hadisin kaynağı, ehl-i kalbin keşfi ve ittifakı gibi. Ümmet dalalet üzerine ittifak etmiyorsa, böyle vazifeli şahısların, böyle hayati bir mana ihtiva eden sözü(manası doğruysa bile) öyle olmadığı halde Allah'a nisbet etmelerine zerre kadar ihtimal vermeyiz. Ve hadis ilminde de üstadımızın tek kaynağı,sadece kesbi ilim sahiplerindeki gibi Kütüb-ü sitte olamaz. Üstadımız Risale-i Nur'da:Hadisin cevherini tanıyan alimlerden bahsediyor.Kendisi bunun dışında olmayacağına göre bizim için mesele gayet açıktır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
snorkinow
Bu hadis 11. Sözde bahsediliyor. Demek, vücud-u üstad, vücud-u kasrın dâisidir. Ve ahalinin istimâı, kasrın bekàsına sebeptir. Öyle ise, denilebilir ki, eğer şu üstad olmasaydı, o melik-i zîşan, şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki, o üstadın talimatını ahali dinlemedikleri vakit, elbette o kasr tebdil ve tahvil edilecek.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nur olmadan asla
Bu hadisin kullanıldığı kitaplar hadis kitabı mıdır? Üstadın ilminden asla şüphem yok.Ama karşı taraf ikna olmuyor.Üstad hakkında mevzu hadis kulanmış diyerek toplumda konuşmaları beni üzüyor.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (m.ali)

Evet isimleri zikredilen kitaplar hadis kitaplarıdır..

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)

maddi tohumlardan oluşumu görüyoruz ve kabulleniyoruz istemesekte manevi tohumların olması bunlardan bir şeyin inşası neden zor olsun. başlangıcımız nerden sorusuna peygamberimizin nurundan cevabı beni çok mutlu ediyor. Allah celle celalüh nuru muhammediden yaratmış ne güzel bir şey kainatın en mükemmelinden bizi başlatması. çekirdekler hep mükemmel meyveden çıkar.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...