Block title
Block content

"Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mânâ-yı harfiyle sev; mânâ-yı ismiyle sevme. 'Ne kadar güzel yapılmış.' de. 'Ne kadar güzeldir.' deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü, bâtın-ı kalb âyine-i Sameddir ve Ona mahsus.." izah?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad Hazretleri bu paragrafta,(1) insanların nasıl bir muhabbet ve aşk içinde olması gerektiğine işaret ediyor. Allah için ve Allah hesabına olmayan muhabbet ve aşkların yanlış ve boş olduğuna, hatta sahibine azap ve acı vermekten başka hiçbir faydası olmadığına işaret ediyor.

Allah insana kalp ve muhabbet hissini, kendi isim ve sıfatlarını sevdirmek için vermiştir. Hatta insandaki kalp ve muhabbete öyle bir genişlik ve keskinlik vermiş ki, ancak ezeli ve ebedi olan Allah’ın cemal ve kemali ile tatmin olabilir bir vasıftadır. Öyle ise insanın bu muhabbet ve kalbi kabiliyetlerini mecazi ve fani mahlukata sarfetmesi meşru ve helal değildir.

Mahlukatı ise; ancak Allah’ın bir sanatı, Allah’ın cemal ve kemaline bir ayna olması noktasından ve Onun namına ve hesabına sevebilir. Bunun nasıl olacağını Üstad Hazretleri bahsi geçen risalede geniş örnekler ile izah ediyor.

“Ne kadar güzel” tabiri, güzellik ile güzelliğin geldiği kaynak arasındaki irtibatı ya inkar ya da görmezden gelme manasını ifade edip, güzelliği sadece kendi namına ve kendi hesabına sevmeyi ifade ediyor. Sanat ile sanatkar ilişkisi kesilip, sadece sanata odaklanmayı ifade ediyor. Halbuki sanat, sanatkarına işaret için icra edilir.

“Ne kadar güzel yapılmış” ifadesinde ise, sanat ile sanatkar, güzellik ile onun geldiği kaynak iç içedir ve güzellik ve sanat doğrudan hakiki kaynağına ve sahibine işaret ediyor. Kainattaki her şey Allah’ın sonsuz cemaline işaret eden birer levha, birer işaretçidirler. İnsan bu levha ve işaretler ile sonsuz cemale ulaşır.

Allah, insana kendi cemal ve kemalini sevecek ve fani güzelliklerle tatmin olmayacak genişlikte ve keskinlikte bir kalp vermiştir. İnsanın bu geniş kalbi; ancak ebedi ve solmayan bir güzellik ile tatmin olabilir.

Oysa, kainatın ve içindeki bütün güzelliklerin üzerinde fena ve fanilik damgası vardır. Sevdiğimiz o güzellik, ya eskir, ya pörsür, ya da bize karşılık vermez, verse de bizim meftun olduğumuz o güzellik çabuk söner. Demek bize verilen bu kalp, o fena ve fani güzellikler için değil, ebedi ve solmayan bir güzelliği sevmek için tahsis edilmiştir.

Biz suistimal edip, Allah’a tahsis edilmiş kalbimizi fani mahlukata tevcih edersek, bunun tokadını hem burada hem ahirette yeriz. Kalbimizdeki bu hastalığı tedavi etmenin yolu ise; iman ve tefekkür üzerinde yoğunlaşıp, o güzellikler üzerinde fanilik damgalarını okuyarak, sevgi ve aşkımızı gerçek sahibine tevdi etmektir.

"Kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur." (Rad, 13/28)

ayetinde de ihtar ve ikaz edildiği gibi, insan kalbini tatmin edip doyuracak tek maşuk, tek mahbub; Allah’tır. Bu sebeple kalbimize giren bu kir ve pasları temizleyip, Allah aşkına yanmamız gerekir. Yoksa, insanın fani aşklar içinde boğulup imtihanı kaybetme riski çok fazla olur. Hazreti İbrahim (as) gibi “La uhubbül afilin” (Fani şeyleri sevmeye değmez) deyip, mecazi aşklardan kalbimizi ve gönlümüzü arındırıp kurtarmalıyız.

Özet olarak, mevcudatı Allah hesabına ve onun sanat ve eserleri olduğu için sevmeliyiz ve Allah’a olan muhabbetimize bir vesile ve araç yapmalıyız. Yoksa, mecazi olarak seversek, kalbimizi çürütüp kokuşturmuş oluruz ki, bunun cezası da ateştir.

(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...