Block title
Block content

Ebedi yok olma korkusu nasıl oluyor? Nefsim ve şeytanım diyor ki, ebedi yok olcaksan sorun yok. Ne azap ne de mükafat var sana. Ben de kalben ve aklen diyorum ki ona ebedi yok olma umudu taşıyaçaksın, o umuttan ise ne zaman gelecek diye azap çekeceksin.

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Sizin de ifade ettiğiniz gibi, ebedi yok olma korkusu ile yaşamak farklı şey, ebedi olarak yok olmak farklı şeydir. Kur’an’ın en sağlam ve muhkem bir meselesi, insanın ebedi yaşayacak olmasına getirilen teminattır. Kur’an’ın yüzlerce yerinde insanın cennette de cehennemde de ebedi yaşayacağı ifade ediliyor. Hal böyle iken, "nasıl olsa, yok olup azaptan kurtulacaksın, bu dünyada dilediğin gibi yaşa" düşüncesi nefis ve şeytanın bir vehmi ve aldatmacasından başka bir şey değildir.

Mutlak yokluk, ebedi ve ezeli olarak olmamak, bulunmamak anlamındadır ki, böyle bir yokluk mümkün ve caiz değildir. Zira ezeli ve ebedi Vacibü'l-Vücud olan Allah mutlak yokluk kavramına müsaade etmez. Nasıl ışık ile karanlık aynı anda aynı mekanda bulunması imkansız bir şey ise, mutlak yokluk ile mutlak varlık da beraber bulunamazlar. Allah varsa, yokluk yoktur ve olamaz. Allah ezeli ve ebedi olarak var olduğuna göre, mutlak anlamda yokluk diye bir şey de ezeli ve ebedi olarak söz konusu olamaz.

Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:

"Hem adem-i mutlak zaten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir ünvandır. Hattâ, bu mevcudat-ı ilmiyeye, bazı ehl-i tahkik "a'yân-ı sâbite" tabir etmişler. Öyleyse, fenâya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mânevîye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fâni olanlar, vücud-u haricîyi bırakıp, mahiyetleri bir vücud-u mânevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer."(1) 

Farklı bir bakış açısı olarak:

"O kâfir, ya ademe gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Vücudun -velev cehennemde olsun- ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musibet ve mâsiyetlerin de merciidir. Vücut ise, velev cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır. Maahaza, kâfirin meskeni cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır."(2)

İnsanın mahiyetine bir çok hissiyat ve latifeler konulmuştur. Bu hissiyat ve latifelerin hepsinin hüküm ve sezme biçimleri veya hissediş kuvvetleri birbirlerinden farklıdır. Mesela, vicdanın hissettiği ince bir meseleyi akıl tartıp şekillendiremez. Ya da kalpte ince ve latif bir şekilde beliren manayı, kesif ve maddi olan dil ifade etmekte zorlanır...

Üstad Hazretlerinin yukarıda da ifade ettiği gibi, bu mesele tenle ve cesetle ilgili değil, vicdanla ilgili bir meseledir. Yani ebedi yokluğu vicdan penceresinden  değerlendirirsek, vicdan cehennem de olsa ebedi yaşamayı isteyecektir. Ama meseleye ceset ve tenden bakacak olursak,  elbette insan cehennem ateşine karşı toprak olmayı, hatta belki de yok olmayı bile arzu edecektir.

 Bu meselede nefsin hükmü ile vicdanın hükmü karıştırıldığı için, insanlar meseleyi mübalağa zannediyor, ya da hissedemiyor. Halbuki  nefis  hazır andaki  bir gram  azaptan kurtulmak için, ilerideki bin ton mükafatı reddedecek mahiyettedir. Aynı şekilde, bir gram hazır menfaat için ilerideki binler ton azabı kabul edecek bir ahmaklıktadır. Nefsin bu karanlık ve ahmak penceresinden bakılırsa, elbette vicdanın bu ince ve latif meselesi idrak olunamaz. Ya da mübalağa gibi algılanır.

Özellikle maddeci felsefenin; hisleri ve duyguları yaraladığı bu asırda, insanların böyle ince ve latif vicdani hükümleri ve meseleleri idrak etmeleri pek mümkün görünmüyor. Zira materyalist felsefe insanların ince, latif, hassas hissiyatlarını ve sezme kuvvelerini dumura uğratıp köreltmiştir. Bu körelmiş hissiyatlar ancak tahkiki bir iman dersi ile yeniden hayat bulabilirler.

Hassasiyeti gitmiş bir terazi ancak kaba ve kesif şeyleri tartıp ölçebilir. Bizim vicdan terazimiz şayet Üstad'ın vicdan terazisi gibi latif ve hassas olsa idi, biz de "cehennem de olsa ebed isterim" vicdani hükmünü anlayıp tartabilirdik.

Azap içinde iken, ebediyeti tatmayacak tespiti nispi bir şeydir. Halbuki insan; varlık ve yokluk tercihini genel olarak yapar, bir olayın tesiri ile yapmaz. Şayet bir olayın tesiri ile hareket umumi bir yol olsa idi, bugün insanlık hayatını devam ettiremez idi. Demek hususi olayların tesiri ile umumi olaylardaki hüküm karıştırılmamak gerekir. Öyle ise nefis ve cismin penceresinden bakıp, sadece azabın kuvvetli dairesinde varlık ve yokluğu değerlendirirsek, meseleyi sağlıklı bir neticeye götüremeyiz. Nasıl öfke hakim iken, akıl ve muhakeme susar. Aynı şekilde, nefis ve tenin hakim olduğu bir düşünce yapısında vicdan ve ruhun hükümleri pek anlaşılmaz, susarlar. 

Özet olarak, ebedi yok olmak cehennemden daha büyük bir cehennemdir. Bu yüzden yok olmayı teselli addetmek vicdani ve ruhi bir hüküm değil, nefsani ve tensel bir hükümdür.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, On Beşinci Mektup

(2) bk. İşârâtü'l-İ'câz, Bakara Sûresi, 7. Ayet Tefsiri.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...