Block title
Block content

Eflâtun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbî gibi adamlar, “İnsaniyetin gayetü’l-gayâtı teşebbüh-ü bi’l-Vâcib'dir, yani Vâcibü’l-Vücud'a benzemektir.” deyip, firavunâne bir hüküm vermişler. Burada, "Allah'a benzemek" derken ne kasdediliyor?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsandaki ene, yani benlik, farazi ve vehmi  bir sahiplik duygusudur. Yani hakikatte olmadığı halde var gibi düşünülen bir sahiplenme, bir kabullenme duygusudur. Mesela insanın ailesine "benim ailem" demesi, evine "benim evim" demesi, vücut ve azlarına "benim vücudum ve benim azalarım" demesi buna örnek olarak verilebilir. İşte buradaki "benim" ifadesi enedir. Halbuki hakikat noktasından ne aile, ne ev, ne vücut ve ne de  azalar insanın değildir; hepsinin gerçek sahibi Allah’tır.

Allah, insana bu sahiplenme duygusunu, mutlak isim ve sıfatlarını kavratmak ve kıyas yapmak için vermiştir. Yani insandaki cüzi ilim, cüzi kudret, cüzi irade, cüzi sahiplenme duygularının hepsi Allah’ın  isim ve sıfatına açılan bir pencere gibidir. İnsan bu pencere ile Allah’ın isim ve sıfatlarını kavrar.

Mesela, insan der: "Ben şu küçük  hanemin sahibiyim, Allah ise bütün kainat hanesinin Rabbidir, ben cüzi kudretimle şu evi yaptım ve idare ediyorum. Allah ise sonsuz kudreti ile kainat evini yapmış ve idare ediyor, ben cüzi ilmim ile şu kadar şeyleri bilirim, Allah ise sonsuz ilmi ile her şeyi bilir, her şeye muttalidir, vs..." İnsan sahip olduğu bu cüzi ve farazi hatlar ile kıyas yaparak Allah’ın sonsuz isim ve  sıfatlarını idrak eder. Şayet bu sahiplenme duygusu olmasa idi, insan bu kıyası yapmayacağı için, Allah’ın o sonsuz sıfatlarını idrak edemeyecekti.

Yukarıda izah ve tarif  edilen benlik hissi, insana terakki veren, insana marifet kapılarını açan ve insanı nihayetsiz makamlara çıkaran  müspet ve hayır yüzüdür.

Ene ve benlik hissinin bir de menfi ve şer yüzü vardır. Şayet  insana verilen ene ve benlik hissi küfür ve inkar tarlasında yeşerip beslenir ise, bu kez durum aksine işler. Yani ene ve benlik hissi Allah’ı tanımak ve  bilmek aracı iken, tam tersi inkar ve meydan okuma aracı haline dönüşür. Ene ve benlik hissi farazi ve hayali bir hat iken, inkar ve küfür penceresi sayesinde hakiki ve somut bir duruma geçer.

İnsan cüzi ilim, irade ve kudretin Allah tarafından verilmeyip, kendisinin  mülkü olduğuna inanmaya başlar. İnkar ve felsefenin derinleşmesi ile bu duygular cüzilikten çıkar, külli haline gelir. İnsan o zaman, -haşa- ben de İlahım demeye kadar işi götürür. Yani ene ve benlik öyle bir histir ki, hayırda istihdam edilirse aziz ve yüksek bir kul yapar, şerde ve küfürde istihdam edilirse uluhiyet davasına kadar gider. Enenin bu şerli  yüzünde insanın fail olması bu kötü bakış açısına işaret etmek içindir; yoksa hakiki anlamda fail demek değildir.

Kafir küfür gözlüğü ile baktığı zaman, kainatta Allah’ın rububiyet ve uluhiyetini göremiyor ve inkar ediyor. Ya tabiat yaptı diyor, ya da her bir sebebe uluhiyet veriyor. Aynı şekilde kafir mikro kainat olan ene ve benlik hissine baktığı zaman, ene ve benlik hissinin farazi ve hayali olduğunu ve insana Allah’ın mutlak sıfatlarını tanımak ve tartmak için verilen cüzi  bir  emanet olduğunu göremiyor ve bu duygulara hakikat ve külliyet payesini veriyor. Bu da insanı bir nevi ilahlaştırmak ve rableştirmek anlamına geliyor. Bu cihetle insan ademe gidiyor,  yani Allah’ın rızasından uzaklaşıp  cehenneme yuvarlanıyor.

“Eflâtun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbî gibi adamlar, 'İnsaniyetin gayetü’l-gayâtı teşebbüh-ü bi’l-Vâcibdir, yani Vâcibü’l-Vücuda benzemektir.' deyip firavunâne bir hüküm vermişler.”(1)

ifadesi bu tarzda bir benzemekten bahsediyor.

"Ben cüzi ilmimle şu kadar şeyi bilirim, Allah ise külli ilmi ile her şeyi bilir." demek, hakikatli bir kıyas iken; "Ben de Allah gibi bilirim." demek, firavunane bir kıyas ve hükümdür.

Felsefe konu bakımından din ile müşterektir; konuları çözümlemek ve meseleleri ele alma metotları noktasından dinden ayrılır. Yani her ikisinin de alanı fizik değil metafiziktir; ama metafiziği çözümleme ve doğruyu yakalama araçları birbirinden farklıdır. Din vahye dayanır, felsefe ise akla dayanır. Bu yüzden konu ve konuya yaklaşım metotlarının zahiren bir cazibesi vardır.

İnsanı felsefeye çeken ikinci faktör ise felsefenin insan egosunu ve süfli arzularını tatmin etmesindendir. Felsefe insanı haddinden fazla makamlara uçurduğu için, nefis bu halden büyük keyif alıyor ve felsefeye karşı bir ilgi oluşuyor. Ekseri filozofların inkarcı ve hazcı olması bu yüzdendir.

Felsefe zahiren mutantan batınen kof bir yoldur. Yani görünüşte ve surette tantanası ve süslü ifadeleri çoktur, ama özde ve içyüzünde ise koca bir hiçtir. Felsefenin koca bir hiç olduğu insanlığa sunmuş olduğu fikirlerin ve sistemlerin çökmesinden anlaşılıyor.

(1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

drerkan
Allah razı olsun.Şu paragrafınız çok aydınlatıcı oldu benim için: .....İnsanı felsefeye çeken ikinci faktör ise felsefenin insan egosunu ve süfli arzularını tatmin etmesindendir. Felsefe insanı haddinden fazla makamlara uçurduğu için nefis bu halden büyük keyif alıyor ve felsefeye karşı bir ilgi oluşuyor. Ekseri filozofların inkarcı ve hazcı olması bu yüzdendir.....
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)
Adem Tatlı Hoca şu makalesinde : - http://www.sorularlaevrim.com/makale/evrim-gorusunun-tarihi-gelisimi-137.html - Aristo'nun Tabiat görüşünü desteklediğini söylüyor. Fakat Üstadımız burada Aristonun Allaha benzeyiniz dediğini söylüyor. Yani Allaha inanmıyorsa nasıl Allaha benzeyiniz diyebilir?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Aristo ateist değildir Allah'ı ilk sebep olarak kabul eder. Bu anlamı ile Aristo'ya tabiatçı demek mümkün değildir. Lakin tabiatçılığa kapı açan onları cesaretlendiren bir filozoftur. Çünkü varlığın ilk yaratılışını Allah'a verdikten sonra varlığın devam ve kaimiyetini tabiata bağlar. Adem Tatlı hocamızın tahlili bu açıdan olabilir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
mustafa kayapalı
İşte “Eflâtun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbî gibi adamlar, “İnsaniyetin gayetü’l-gayâtı teşebbüh-ü bi’l-Vâcibdir, yani Vâcibü’l-Vücuda benzemektir” deyip firavunâne bir hüküm vermişler.”ifadesi bu tarzda bir benzemekten bahsediyor. "Ben cüzi ilmimle şu kadar şeyi bilirim, Allah ise külli ilmi ile her şeyi bilir." demek, hakikatli bir kıyas iken; "Ben de Allah gibi bilirim." demek, firavunane bir kıyas ve hükümdür." Filozoflarda bu şekilde Allaha benzemenin mümkün olmadığını bilirler. Öyleyse bu sözün başka bir manası olması gerekmez mi?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Felsefe tabanlı Mutezile mezhebi insan kendi fiilinin yaratıcısıdır derken insanda ki farazi duyguları sahiden sahipleniyor. Kaldı ki menfi felsefede bundan daha ileri gitmiş bir çok filozoflar vardır. Eflâtun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbî gibiler belki bu derece ileri düşünmemiş olabilirler ama düşünenlere kapı aralamışlardır.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
isahalim

"Vâcibü’l-Vücud'a benzemek" isteğinden benim anladığım: Mesela olabildiğince az yemek, az uyumak, az konuşmak sayesinde maddi ihtiyaçlarından sıyrılan insan, Samediyet'e daha iyi bir ayna olurken, şayet bu insan kendini bir şey sanıp artık ben de -haşa-  bir derece Tanrı gibi neredeyse kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değilim diye düşünürse, niyeti bozuk olduğu ya da varlık sebebini doğru anlamadığı için kibir ve ucub sahibi olabilir, Allah korusun. 

Eflâtun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbî gibi kişilerin, “İnsaniyetin gayetü’l-gayâtı teşebbüh-ü bi’l-Vâcib'dir, yani Vâcibü’l-Vücud'a benzemektir" sözünün yanlış yollara saptırması, bu örneklemeye çalıştığım şey olamaz mı???

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Bu da bir bakış açısı olabilir. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...