"Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu; ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe,.." ile ilgili sorular

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu; ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dava ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura, belki bir hakkın var. Halbuki, sen dâim zemme müstehaksın. Zîrâ o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyârın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkîs ediyorsun. Gururunla tahrip ediyorsun ve küfrânınla iptal ediyorsun ve temellükle gasb ediyorsun.”

Bu paragrafla ilgili suallerimiz:

a. Nefsin şöhret hissini, methedilmekten hoşlanma duygusunu ve gurur halini kırmak için örnek olarak verilen, ”üzüm salkımı ve çubuğu” konusunu biraz açar mısınız?

b. Üstadımıza yüklenen görev ve misyon nedir ki; kendisini üzüm çubuğuna benzeterek, nefsini fahirden, medihten ve gururdan muhafaza etmeye çalışıyor?

“Halbuki, sen dâim zemme müstahaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyârın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkîs ediyorsun. Gururunla tahrip ediyorsun ve küfrânınla iptal ediyorsun ve temellükle gasb ediyorsun.”

c. Yukarıdaki cümleleri anlayacağımız şekilde biraz açabilir misiniz? Fahr ile tenkis, gururla tahrip, küfranla iptal ve temellükle gasp ne anlama geliyor?

AÇIKLAMALAR:

a. İslam, tevhid dinidir. Onda ne açık şirke yer vardır, ne de gizli şirke. Nur Külliyatı'nda defalarca işlenmekle akla, kalbe ve kalbin tâ derinliklerine yerleştirilmek istenen bir mesaj vardır:

Bütün hayır ve güzellikler Allah’ın elindedir. Sebepler yalnız zahiri birer perdedirler. Hakiki müessir ve tek yaratıcı ancak Allah’tır.

Işık, güneşin kendi malı ve hüneri değildir. Güneşte ışık yaratan Allah, denizde balık yaratır, tarlalarda mahsulleri, ağaçlarda meyveleri yaratır. Üzüm ağacını üzüm meyvesi verecek şekilde planlayan, onun çekirdeğinde o ağacın bütün plan ve programını, Üstad'ın ifadesiyle manevî kader kalemiyle yazan, bugünün ifadesiyle genetik şifreler halinde kaydeden Cenâb-ı Hak, insanın mahiyetini de binler çeşit ilimlere kabiliyetli kılmış, insan beynini bunu yapabilecek büyük bir mucize olarak yaratmıştır.

İşte insanın, ortaya koyduğu ilmi eserleri, güzel sanatları, teknik sahada yakaladığı harika keşifleri hep bu üstün mahiyetin birer meyvesi olarak değerlendirmesi gerekir. Aksi halde, üzüm çubuğunun, “Bu üzümler benim eserimdir. Bunları ben yaptım ve insanlara ikram ettim.” demesi gibi haksız bir sahiplenme ile kendisine şükür kapısını kapayıp nankörlük, küfür ve kibir kapısını açmış olacaktır.

“İslâmiyet'in esası, mahz-ı tevhiddir; vesait ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hristiyanlık ise "velediyet" fikrini kabul ettiği için, vesait ve esbaba bir kıymet verir, enaniyeti kırmaz. Âdeta rububiyet-i İlahiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir.” (Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup)

b. Üstat Hazretleri “Ben imanın cereyanındayım, karşımda imansızlık cereyanı var...” buyurmakla, vazifesinin ulviyetini çok güzel bir şekilde dile getirmiş oluyor. Allah Resulünün (asm.) beyan ettiği gibi,

“Alimler peygamberlerin varisleridirler.” (Buharî, İlm 10)

Kıyamete kadar, insanları irşat görevi âlimlere verilmiştir. Bu vazifeden her âlimin bir hissesi vardır. Fakat, en büyük hisseler asırlarına yön veren, İslâm’ın o asırdaki tebliğ metodunu belirleyen ve o asırda Müslümanların zihinlerini bulandıran yahut onları ihtilafa düşüren meseleleri, zamanın şartlarını göz önüne alarak gidermeye çalışan mücedditlere aittir.

Şirkin ve küfrün hakim olduğu cahiliye döneminden sonra, bu asra kadar doğrudan doğruya imâna hücum edilen bir dönem görülmemiştir. Küfrün, dalaletin, sefahatin birer şahs-ı manevî halinde insanların imanına ve ahlakına büyük zararlar verdiği bu dehşetli asırda, Üstat Hazretlerinin üslendiği görev fevkalade büyük ve ehemmiyetlidir.

Ve bu görevi o engin şefkati, o akıl almaz ihlası ve sebatı ile en mükemmel bir şekilde yerine getirmiş olmasından dolayı, nefsinde çok zayıf bir ihtimal ile bile olsa bir iftihar halinin hükmetmesinden büyük endişe duymuştur. Üstadımız kendi nefsine bu harika dersi vermiş ve bizlerin de yaptığımız hizmetlerde nefsimize aynı dersi vermemiz için bu dersini kaydetme gereği duymuştur.

“Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur'an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur'ana hücum edilecek, i'cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'cazın bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.” (Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Risale)

c. Üstat Hazretleri, insan nefsi için yaptığı harika bir tespitte şu incelikleri nazarımıza sunar:

“Zîrâ insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle, nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka herşeyi nefsine fedâ eder. Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder, mâbuda lâyık bir tenzih ile nefsini meâyibden tenzih ve tebrie eder.” (Mektûbât, Yirmi Dokuzuncu Mektub, Zeyl)

İşte her hayrın Allah’tan olduğu gerçeğinden gaflet eden bir nefis, İlâhî ikramları kendine mal eder ve kendinin methedilmesini, sürekli övülmesini ister. Onu terbiye etmenin yolu ise onu daima zemmetmektir. Yani, onun kusurlarını sürekli olarak hatırlatıp, beşerin eliyle ortaya konulan güzelliklerin ve hayırların ancak birer İlâhî ihsan olduğunu kalbe yerleştirerek, nefsin kibirlenmesine fırsat vermemektir.

Nurlarda beyan edildiği gibi insanın eline “cüz’i bir cüz’i ihtiyarî” verilmiştir. Onun görevi sadece hayra veya şerre yönelmektir. Bundan ötesini hep Allah yaratmaktadır. Meselâ, görme fiilinde insanın görevi helale veya harama bakmaya meyletmektir. Beynin çalışmasından, gözlerin görev yapmasından, ışığın yaratılmasına kadar, tüm hayırlar Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşmektedir. İnsan, bu cüzi iradesini şerde kullandığı taktirde, bütün sorumluluk ona aittir ve zemmedilmesi gerekir. Hayırda kullandığında ise, hissesinin çok cüzi olduğu kendisine hatırlatılarak, onun gurura ve kibre sapması engellenmelidir.

İnsan, cüzi iradesini yanlış kullanarak kendine ihsan edilen nimetleri sahiplenme ve onlarla övünme yoluna girerse, o nimetlerin değerini düşürmüş olur. Yani onlar Allah’ın birer ikramı olma makamından, o kişinin kendi hüneri olma derekesine düşerler.

Üstat Hazretlerinin bir örneğini konumuza uygulayalım:

Bir bahçıvan, bağındaki meyveleri kendisinin yaptığını iddia etse, o meyveler kudretin birer mucizesi ve Rezzak isminin birer aynası olma makamından düşerek, o zavallı kişinin eserleri olarak görülürler. O bahçıvan, söz konusu nimetlerle övündüğü takdirde onların kıymetini tenkis etmiş, yani aşağı düşürmüş olur. Onları kendisinin yaptığı vehmine kapılarak, gurur ve kibir bataklığına düşürse, o nimetlerin “san’at-ı İlâhîye ve ikram-ı Rabbaniye” olma değerini tahrip etmiş olur.

Bu küfranla onların değeri kendi nazarında da iptal olur ve kendisi için tefekkür ve şükür kapısı kapanır. Bu ise, kendi eseri olmayan o nimetleri gasp etmek ve haksız olarak temellük etmek demektir.

İkinci bir bakış açısı olarak;

Bu konuyu anlamak için “mana-yı harfi" ve "mana-yı ismi” kavramları üzerinde durmakta fayda vardır. Kavramların izahından sonra asıl mevzu izah edilecektir.

Mana-yı harfi: Mahlukata ve bütün kainata Allah hesabına ve Allah’ın sanatı ve eseri nazarı ile bakmaktır. Yani varlık kendi başına bir mana ifade etmez, başkasına işaret ederse, gerçek anlamını kazanır demektir.

Bir elmada kendi nefsine bakan bir yön varsa, Mucidi ve Sanatkarı olan Allah’a bakan yüzlerce yönü vardır. İşte burada sanatkara ve mucide bakan yüzlerce yöne mana-yı harfi denilmiştir. Aynı şekilde eneye de manay-ı harfi ile bakmak, Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamak, kıyas etmekle mümkündür.

Mana-yı ismi: Mahlukata ve kainata Allah namına ve Allah’ın sanat ve eseri olarak bakmamak demektir. Yani mahlukat ve kainata kendi namına bakıp, sanatkar ile olan ilişkisini koparmak manasınadır.

Elmayı Allah’ın sanatı olarak değil, sadece nefsine bakan yönü ile değerlendirip, Allah’a bakan binlerce nispeti ve işareti kesmektir.

Mesela, benlik duygusunu gerçek ve mevcut olarak görmek, Allah ile nispetini kesmek demektir. İnsanın cüzi kudretçiğini Allah’ın sonsuz kudretini kıyas ederek anlamakta değil, firavunlukta kullanmasıdır.

Aynada yansıyan ışık, aynanın kendi malı değil, güneşin malıdır. İnsanın benliği de bir ayna gibidir. Bu benlikte görünen cüzi ilim, irade, kudret, sahiplik gibi hissiyatlar Allah’ın isimlerinden yansıyan tecellilerdir.

Felsefe eneye, yani benlik duygusuna mana-yı ismi olarak bakıyor. Yani ene haddi zatında bir şeyin aynası ve levhası değil, kendisi ve özüdür demek istiyor ki, bu felsefenin bir hezeyanıdır.

Bu manaya ve farka işaret etmek için bir temsil verelim: Çok zengin ve muktedir bir zat emrinde çalışan iki işçiye, servet idare etmenin meşakkatini, tasarrufunun büyüklüğünü, zenginliğin bir takım lezzetlerini kendi haşmet ve ihtişamını anlatmak için çok tesis ve fabrikalarından ikisinin idare ve gelirini, bir yıllığına emaneten onlara verir. Şart olarak da fabrikanın mülkiyeti, içindeki makinelerin eksiksiz geri verilmesi, kendi namına işlettirilmesi ve kendi prensiplerine göre idare edilmesi gibi şeyleri o iki işçiye tembih eder.

İki işçiden birincisi, fabrikanın idaresini alır ve aynen o zatın direktifine göre hareket eder ve onun çok vasıflarını kıyas yolu ile anlar. Mesela der, “Ben şu küçük tesisi idare ediyorum, şu zat ise binlercesini idare ediyor. Ben, şu kadar insanla uğraşıyorum, o binlercesi ile alakadardır. Şu tesisin gelirindeki zenginlik şu, onun mülkünün zenginliği ise baş döndürücüdür.” O Zat’a olan sevgi ve saygısı ve marifeti artar ve her zaman da orada geçici ve emaneten bulunduğunu unutmaz.Bu davranışı ile onun teveccühünü kazanır. O Zatta, onu çok büyük bir mükafatla ödüllendirir.

Diğer işçi ise, fabrikaya girer girmez, vaziyetini ve vazifesini unutur. Hemen fabrikanın isim tabelasını indirir, kendi ismini takar. İdarede O zatın ahlakına uymaz. Demirbaş olan makineleri haraç merac satar. Emanetçi ve geçici olduğunu hiç hatırlamaz. Asıl fabrika sahibini inkar eder ve ona meydan okur. Haddini aşarak temellük davasına sapar. Ayna olduğunu inkar eder. Mevhum olan, yani farazi olan hallerini gerçek telakki eder. Asıl fabrika sahibi olan Zat da ona layık bir ceza ile onu cezalandırır.

İşte bu misalde olduğu gibi, insanın vücudu bir fabrika azaları gibidir. O zat ise, Cenab-ı Hakk'tır. O iki işçi ise, biri mümin ve haddini bilen, temellük davasına sapmayan, benlik ve hislerini Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamakta kullananları temsil eder. Diğeri ise temellük davasına sapan, haddini aşan, kendine ait olmayan şeyleri kendine mal eden, firavun meşrep kafirleri temsil eder. O Zat’ın tembihleri ise İslam ve şeriattır ve hakeza.

İnsan ene duygusunu böyle haksız temellük davasında kullanır ise, üzerinde tecelli eden nimetlerin ve güzelliklerin kıymet ve değerini tahrip eder, iptal eder ve gasp eder. İlahi plan ve programın mahiyet aynasında parlak bir şekilde görünmesine engel olur ve isimlerin manalarını tabiata ve tesadüfe verir. Küçük bir kedinin harika bir şekilde beslenmesini ve bu beslenmede tecelli ve tezahür eden Rezzak ismini söndüren, iptal eden sıradan ve basit kılan şey, insanın bu haksız temellük davası ve gururudur. Gurur burada insanın Allah’ın nimetlerini ya kendinden bilmesi ya da aciz ve zayıf sebeplerden bilmesidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...