"Eğer her şey Cenâb-ı Hakk'a isnad edilmezse, bir ân-ı vahidde, gayr-ı mütenahî ilâhların ispatı lâzım gelir. Ve bütün zerrat-ı kâinattan daha çok olan şu ilâhların her birisi, bütün ilâhlara hem zıd, hem misil olması lâzım geliyor." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Aynı rütbe ve makamda olan bir bölük asker düşünelim. Bu askerlerin mükemmel bir vaziyet ve nizam oluşturması gerekiyor. Bu vaziyet ve nizamın olabilmesi de iki türlü olabilir. Birisi bir komutanın hariçten emir ve komutu ile olur, diğeri ise aynı rütbe ve makamda olan askerlerin birbirine hükmedip hem komutan hem de asker olması ile mümkündür.

İkinci tarz hem imkansız hem de akıl dışı bir tarzdır. Zira bir askerin hem er hem de komutan olması; iki zıddın bir arada olmasıdır ki, bu imkansızdır. Tıpkı bir şeyin eş zamanlı olarak hem var, hem de yok olması gibi. İşte misil olması, asker olması anlamında hakimiyet noktasında zıt olması ise, komutan anlamında kullanılmıştır. Yani asker o nizam ve vaziyete girebilmek için hem emir alan bir er olacak, hem de emir veren bir komutan olacak.

Ama hariçten bir komutan bu askerlere o nizam ve vaziyeti kolaylıkla verebilir. Zira komutan rütbe ve makam olarak askerlerden farklıdır. Askerlerin kayıt ve kuralları komutanı bağlamaz.

Zerreler de misaldeki askerler gibidir. Şayet elmanın vücudundaki çalışan zerreleri, elmanın sanatkarı ve yaratıcısı olarak kabul edersek, o zerreler hem İlah hem de mahluk olmaları gerekir. Zira elmanın oluşumu için hem emir alacak hem de emir verecek bir vaziyete girmesi gerekir ki, bu tam bir safsatadır. İlah olan emir almaz, emir verir; mahkum olmaz, hakim olur; mekanda olmaz, mekandan münezzeh olur. Elma içinde çalışan bir zerre ise, hem mahkum hem mekan içinde, hem de emir alan bir vaziyettedir. Öyle ise elmanın sahibi ve hakimi Allah’tır, zerreler değildir.

İşte zerrelerin hem mahkum hem hakim olma manası, hem her birisine misil, hem hakimiyet noktasında zıt tabiri ile ifade ediliyor.

Aynı zerreler ya da askerler hem sınırsız bir özgürlük içinde olacaklar hem de mutlak bir kayıt ve hapis içinde olacaklar. Bu iki halin bir şeyde aynı anda bulunması iki zıttın cem olmasıdır ki bu aklen imkansız bir şeydir. İki zıt aynı anda ve aynı mekanda beraber bulunamaz. Bir odanın aynı anda hem karanlık hem aydınlık olması nasıl mümkün değilse, aynı şekilde elmanın bünyesinde çalışan zerrelerin aynı anda ve aynı mekanda hem sınırsız bir özgürlük içinde hem de mutlak bir kayıt ve hapis içinde olması da mümkün değildir. Mutlak tabiri sınırsız serbestlik anlamına gelirken, mukayyet tabiri de kayıtlı ve hapis içinde olmak demektir.

Mesela, hayatın oluşması ve vücut bulabilmesi bütün kainatın ve içindeki sebeplerin bir araya gelmesi ve içtima etmelerine bağlıdır. Bu yüzden hayat, kainat fabrikasının çarklarının dönmesi ile hasıl olan bir mamuldür.

Hava, su, ateş, toprak bütün kainatı istila etmiş dört ana unsurdur ve aynı zamanda hayatın oluşmasında en temel unsurlardır. Bunlar olmadan hayat vücut bulamaz. Öyle ise hayat öyle bir iksirli macundur ki girdiği yeri bütün kainat ile alakadar ve muhatap yapıyor. Küçük bir karınca ve arı hayat ile bütün kainatla muhatap haline geliyor, kainat adeta arı ve karıncanın hayatının idamesi için işliyor.

Öyle ise bir arıya hayat vermek için bütün kainatın çarklarını işletmek gerekir. Yani arının vücuduna lazım şeyleri kainatın dört bir tarafından toplayarak icat etmek için kainatın avucunun içinde olması gerekir.

"Sebepler ve tabiat yapıyor ve icat ediyor." diyenlerin fikrince, her bir sebep kainata hem hakim hem de diğer bir sebebe mahkum olmak lazımdır. Halbuki Fert olan Allah yapıyor denildiği zaman her şey onun sonsuz ilim, irade ve kudretinin dahilinde ve avucunda olduğu için, bir arıya hayat vermek gayet basit ve kolay bir hal alır. Âdeta ezeli ilim sahifesinde yazılmış ve düzenlenmiş görünmez yazının üstüne kudretin dokunması ile her şey nihayetsiz bir kolaylık ile icat olunuyor.

***

Varlık aleminde bir anda sonsuz işler icra ediliyor. Bunların her biri bütün kâinatla ilgili olduğu ve her birinin yapılması bir İlah kudreti ve iradesi,.. gerektirdiğinden bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah’a iman edilmediği taktirde, bu eşya adedince ilahların kabul edilmesi lazım geliyor.

İki ayrı ülkenin hükümdarlarını düşünelim. Bunlar bir yönüyle birbirine zıttırlar, her ikisinin de hükümdar olmaları yönüyle de misildirler.

Bu kâinattaki eşyanın icadı ayrı ilahlara verilemez. Zira bu kâinat bir tek ülkedir. Ve onda yaratılan varlıklar da, nice farklı alemlerin birlikte vazife görmeleriyle vücuda gelmektedirler. Fatiha Suresinin başında Allah’ın Rabbü’l-âlemîn olduğunun öncelikle zikredilmesi şirkin bütün çeşitlerini ortadan kaldırmaktadır. Zira, bu alemin tümü bir terbiyeden geçmiş ve böylece bir fabrika, bir saray hüviyetini kazanmıştır. Bu fabrikadan çıkan her mahsul ve bu saraya gelen her bir misafir bütün bir kâinatla irtibat halindedir. Ve onun terbiyesi topyekun kâinatın terbiyesiyle olmaktadır.

O halde, bu alemde ne birbirine zıt, ne de birbirine misil iki ilah bulunamaz. Başka bir risalede beyan edildiği gibi “Her şey her şeyle bağlıdır.” “Her şeyi yaratamayan bir şeyi yaratamaz.”

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...