Block title
Block content

"Eğer insan benliğine mizan nazarıyla bakarsa, kâinattan zihnine akıp gelen âfakî malûmatı kendi malûmatıyla, tasarrufat ve sıfât-ı İlâhiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder... Zira semâvat ve arzın, hamlinden korkarak imtinâ ettikleri cihet, ene’nin bu cihetidir. Çünkü, dalâletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar." izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Eğer insan benliğine mizan nazarıyla bakarsa, kâinattan zihnine akıp gelen âfâkî malûmatı kendi malûmatı ile, tasarrufat ve sıfât-ı İlahiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merciine iade eder."

İnsanın her bir hissi ayrı bir mizan olduğu gibi, aklı ve kalbi de çok daha ileri manada birer mizandırlar. Meselâ, insan gözü renklerin, şekillerin, büyüklük ve küçüklüğün bir mizanıdır. İnsan bu küçük gözüyle, Güneş’i de Ay’ı tartar ve bu şundan daha büyük ve daha parlaktır diyebilir.

Bütün sesleri kulağıyla, bütün tatları diliyle tartar.

Aynı şekilde, Allahın icraatları ve sıfatları hakkında bir şey söylendiğinde kendi sıfatlarını ve icraatlarını ölçü alarak bunları anlar. Mesela, “Allah her şeyi ezeli ilmiyle takdir etmiş ve planlamıştır.” hükmü kendisine ulaştığında, kendisinin de bir eseri ortaya koymadan önce onun hakkında planlar kurduğunu ve daha sonra o eseri yapmaya başladığını düşünür. Böylece, bu hakikati tasdik eder.

Aynı şeyi, sıfat-ı İlahiye hakkında kendisine ulaşan bilgiler için de uygular. İnsan, kendine ihsan edilen sıfatlarla, Allah’ın ilim, irade, kudret ve sair sıfatlarını tasdik eder.

Bu konuda Üstat hazretleri Ene risalesinde şu örneği verir: “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.” der.

"Ve bu sayede قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّيَهَا daki( مَنْ) şümulüne dâhil olarak bihakkın emaneti îfa etmiş olur."

Bu ayetten önceki iki ayet-i kerimede nefis hakkında şöyle buyrulur: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene and olsun ki,” (Şems Sûresi; 7,8)

Bu ayet-i kerimede ise, “Nefsini (kirlerden) arındıran (temizlikle parlatan) kurtuluşa ermiştir.” buyruluyor. Nefsini günah ve isyan yolundan sakındıranlar, o nefsi tezkiye etmiş, temizlemiş olurlar.

Burada geçen nefis kelimesi, “zât” manasına gelir ve insana verilen maddî ve manevî cihazların tümünü ifade eder. Nefsin temizlenmesi bunların helal dairesinde ve rızaya uygun istikamette kullanılmalarıyla gerçekleşir.

Göz hiç harama bakmazsa, dil, yalan ve gıybetten uzak durursa temiz kalmış olurlar. Akıl, yanlış düşüncelerden, kalb batıl inançlardan uzak kalmakla tezkiye edilmiş olur.

Burada ayete işarî bir mana verilmiş oluyor. Buna göre, “eneyi Allah’ın sıfatlarını bilmek için bir vahid-i kıyasî olarak kullanmayı başaranlar nefislerini tezkiye etmiş olurlar.” Zira, bunun aksi yolda gidenlerin nefisleri, “enaniyetle, kibirle, malikiyet davasıyla, yanlış hürriyet telakkisiyle,..,” kirlenir, lekelenir, bozulur ve yoldan çıkar.

İşte nefsin tezkiyesi, onu bu hale düşmekten koruyarak, doğru yolda kullanmakla gerçekleşir.

“Ve bu sayede emanetin hakkıyla îfa edilmiş olacağının” beyan edilmesiyle emanet kavramı farklı bir yönden ele alınmış oluyor. Ene-Zerre risalesinde emanetin müteaddit vücuhundan bir vechinin de ene olduğu beyan ediliyor. Buna göre, insanın nefsi, kendi varlığını, benliğini, yaratılışına konulan istidatları yerinde kullanmasıyla tezekki etmiş, temizlenmiş oluyor.

Buradaki “tezekki”, takvanın mertebelerini hatırlatıyor:

İnsan tevhid inancını benimsemekle takvanın bir şubesi olan “şirkten takvayı” başarmış olur.

Benliğini doğru kullanarak günahlardan sakınmakla “masiyetten takvayı”  (günahlardan uzak durmayı) yerine getirmiş olur. Bunu başaranlarda ene denilen o benlik sermayesi, insanı isyan ve kibre götüren bir alet olmaktan çıkıp marifetullaha bir anahtar olur.

Takvanın üçüncü mertebesi olan “masivadan takva”, enenin yerinde kullanılmasıyla doğrudan ilgilidir. Riyadan ve insanların teveccühünden uzak kalan bir ruh, rızaya erişir. Varlık âlemini İlahi sıfatların tecellileri olarak değerlendiren bir kalpte, eşyayı sevmenin yerini onlarda tecelli eden esma ve sıfatı sevme; mahlukattan korkmanın yerini, onları yaratanın celalinden havf etme alır. Böylece insan takvanın en ileri mertebesine ermekle, nefsini tezkiye etmiş ve Bediüzzamanın ifadesiyle “cennete layık bir kıymet” almış olur.

Otuzuncu Sözde ene, bütün yönleriyle anlatılmakla birlikte, o Söz’ün iyi anlaşılmasında Onuncu Sözün On Birinci Hakikatinde geçen şu ifadelerin anahtar rolü oynayacağını düşünerek nakletmek istiyorum:

Hem hiç kabil midir ki: Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği Emânet-i Kübrâyı tahammül edip, yâni küçücük cüz'î ölçüleriyle, sanatçıklarıyla Hâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuunâtını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilip...

Demek oluyor ki, insan emanet-i kübrayı kendisine verilen istidat ile yükleniyor. Yer ile gökler ve dağlar ise istidatları bu yükü kaldırmaya yetmediğinden dolayı onu yüklenemiyorlar.

İnsan istidadına yüklenen emanet yükü ise, “küçücük cüz'î ölçüleriyle, sanatçıklarıyla Hâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuunâtını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilmek” olarak ifade ediliyor.

Bir örnek vermek gerekirse: Allah’ın irade sahibi olduğunu bilmek marifetullahın bir cihetidir. Yer ile gökler ve dağlar, irade sahibi olmadıklarından Allah’ın bu sıfatını bilemezler. İnsan ise kendi cüz’i iradesini vahid-i kıyasi olarak kullanmakla, Allah’ın irade sıfatını tanıyabilir. “Ben şu kelimeyi kendi irademle yazdığım gibi, birer kudret kelimesi olan şu varlıkları da Cenâb-ı Hak irade ederek yazmıştır.” diyebilir.

Bu ayet-i kerime insana verilen istidadın göklerden, yerlerden, dağlardan çok daha ileri olduğunu ders vermiş oluyor. Bu nokta bizi yakından ilgilendiriyor. Teklifin şekli, yerlerin, göklerin ve dağların bundan kaçınmaları gibi hususları ilm-i İlahiye havale edip, kendimize düşen dersi iyi almamız ve bu büyük sermayeyi en verimli sahalarda ve en güzel şekilde kullanmamız gerekiyor.

Nuh Tufanında Cenâb-ı Hakk’ın semaya ve arza hitapları Kur’an-ı Kerimde haber veriliyor. Emanetle ilgili ayette geçen hitaplar da bu nevidendir, ama onun mahiyetine bizim vakıf olmamız mümkün değildir.

"Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik itikad ederse قَدْ خَابَ مَنْ دَسّيَهَا nın şümulüne dâhil olmakla emanette hıyanet etmiş olur."

Bu dünya imtihanının bir gereği olarak, insanın iradesine tanınan tercih yetkisini yanlış değerlendiren nefisler, kendilerini müstakil ve hür kabul ederek hiçbir kayıt tanımadan yaşama yolunu tercih ederler. İşte onlar, bu ayetin şumulüne dahil olurlar.

Ayetin meali:  “Ve muhakkak ki, nefsini kirletip gömen (noksana düşüren) de hüsrâna (zarara) uğramıştır.” Şems Sûresi, 10

Üstat hazretleri buyuruyor ki, “İnsanlar hür oldular amma yine abdullahdırlar.”

İnsan Allah’ın kuludur ve kendisine verilen bütün maddî ve manevî cihazlarını Allah’ın yasak ettiği bölgelerde kullanamaz.

“Ağız benim değil mi, dilediğimi konuşurum.” diyemez.
“Akıl benim değil mi, her türlü yanlış düşünceye yorabilirim.” de diyemez.
“Göz benim değil mi, istediğim şeye bakarım.” diyemez.  Çünkü göz onun şahsî malı değildir, bir emanettir. Askerî tatbikatlarda bir nefere verilen mermileri o nefer dilediği gibi kullanamaz. Mermiler benim, deyip de onunla birisini öldüremez.

İnsanlar şu kâinat kitabını inceler ve kendi hür düşünceleriyle aralarında ilmi tartışmalar yaparak en doğru sonuca ulaşmaya çalışırlar. Burada hürriyetten söz edilebilir. Yine insanlar kendi iradeleriyle farklı meslekler seçebilir, dünya hayatını öylece yürütme yolunu tutabilirler. Ama insanın bu dünyaya gönderiliş gayesi konusunda, herkes dilediği gibi tahminler yürütemez. Bu konu ancak Allah kelamından ve Allah Resulünün (asm)  beyanlarından öğrenilir. Yine açık bir gerçektir ki, insanlar isyanda hür olamazlar. En basitinden, bir öğrenci okul yönetmeliğine uygun hareket etmeğe, orada yazılı dersleri almaya, devam konusunda konulan sınırlara uymaya mecburdur. “Ben hür değil miyim; dilediğim gibi hareket ederim.” diyemez.

Babasına, öğretmenine, işverenine, komutanına itaate kendini mecbur bilen, onlara isyandan sakınan, aksi halde ceza gören insan, nasıl olur da, bütün âlemleri yaratan ve kâinat ağacından insan meyvesi süzen, onu maddî ve manevî cihazlarla donatan, hayvanları ve bitkileri onun emrine verdiği gibi, güneşi, ayı, denizleri, ırmakları da onun menfaatine en uygun şekilde yaratan Rabbine isyan etmekte hür olabilir?

"Zira semavat ve arzın, hamlinden korkarak imtina' ettikleri cihet “Ene”nin bu cihetidir. Çünki dalaletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar."

Burada yer, gök ve dağların emaneti yüklenmekten imtina etmelerinin ikinci bir ciheti nazara veriliyor. Birincisine daha önce temas edilmişti; istidatlarının bu yükü kaldırmaya yetmediği ifade edilmişti.

İkinci mana ise, “emaneti yanlış kullanmaktan korkarak yüklenmedikleri” şeklindedir. Daha sonraki safhalarda,  emaneti yüklenen insan nevinden çıkan “dalaletler, şirkler, şerler”  onların bu endişelerini haklı çıkarmıştır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Şemme | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 929 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...