"Ehl-i Beyt" ve "Âl-i Beyt" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İslâmiyet’ten önce ehl-i beyt, kabilenin hâkim ailesine denirdi. İslâmiyet’ten sonra ise, sadece Hz. Peygamberin (a.s.m.) ailesi ve soyu mânâsına gelen bir terim olmuştur. Resul-i Ekrem (a.s.m.) Sahabeye yönelik olarak Kur’ân ve Ehl-i Beytinden ibaret olan iki değerli kaynak bıraktığını söylemiş ve onlar hakkında dikkatli olmalarını istemiştir.

Hz. Peygamberin (a.s.m.) Ehl-i Beytine kimlerin dâhil olduğu meselesinde farklı görüşler vardır. Ehl-i Sünnet âlimlerinin, Ehl-i Beyt’e dâhil olanlara ilişkin görüşleri şöyledir:

Ehl-i Beyt kapsamına sadece Hz. Peygamberin (a.s.m.) hanımları dâhildir. İkinci bir görüşe göre ise, ayette müzekker (erkekler için kullanılan) zamiri kullanıldığı için, Ehl-i Beytin Hz. Peygamberin (a.s.m.) hanımlarını, bütün çocuklarını, kadın-erkek bütün torunlarını, hattâ bütün akrabalarını içine alır. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) soyu günümüze kadar daha çok Hz. Fatıma’nın (r. anha) iki oğlu olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin tarafından devam etmiştir. Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere “Seyyid”, Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere de “Şerif” denilmiştir.

Üstad Bediüzzaman, “Size iki şey bırakıyorum; onlara bağlanırsanız kurtulursunuz: Biri Kitabullah, diğeri Âl-i Beytim” hadis-i şerifini hulasa olarak şöyle izah eder:

Bu hadis-i şerifte Kur’ân-ı Kerim’in yanısıra tâbi olunması istenen Âl-i Beytten asıl maksat Sünnet-i Seniyedir. Kaldı ki, günümüze kadar Sünnet-i Seniyenin asıl kaynağı ve muhafızı Ehl-i Beyt olmuştur. Bu silsile tarih boyunca Sünnete her cihetle bağlı kalma vazifesi ekseriyet itibariyle yerine getirmişlerdir.

Diğer yandan Hz. Peygamber (a.s.m.) gelecekte Müslümanların büyük çalkantılar yaşayacağını Allah’ın izniyle bilmiş ve bu çalkantılar sırasında Müslümanların Kur’ân’a ve Sünnet-i Seniyeye bağlı kalan Ehl-i Beytin etrafında toplanmalarını istemiştir.

Ehl-i Beyte dâhil olanların hatâ işleyebilecekleri hususunda Ehl-i Sünnet âlimleri ittifak etmişlerdir. Çünkü onlar hiç bir zaman hatâ ve günah işlemekten korunmuş değillerdir. Günahkâr olurlar ama inkâra sapmazlar. Âl-i Beyte dâhil olan kişiler itikad ve iman hususunda diğer Müslümanlardan çok ileri olmasa da, yine İslâm’a bağlılık ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyet’e fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık haksız da olsa bırakılmaz. Ehl-i Beyt, işte bu İslâma şiddetli bağlılıkları ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, İslâm dini lehinde en küçük bir emareyi, kuvvetli bir delil gibi kabul ederler. Çünkü onlar İslâm’a fıtri taraftardırlar.

Hz. Peygamberin (asm) mübarek nesline al-i beyt veya ehl-i beyt adı verilir. Habib-i Kibriya Efendimizin erkek çocukları yaşamadığından, nesli Hz. Fatıma (ra) vasıtasıyla devam etmiştir. Hz. Ali (ra) ve Hz. Fatıma’nın evliliğinden dünyaya gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (ra) Al-i beytin temsilcileri durumundadırlar.

“Size iki şey bıraktım. Onlara sarıldığınız müddetçe sapmazsınız. Allah’ın kitabı ve Al-i beytim.”(Ebu Davud, Menasik, 56)

hadisi, Al-i beytin ehemmiyetini ifade eder. Al-i Beyt, nuranî bir ağaç gibi günümüze kadar meyvelerini vermeye devam etmiştir. Hz. Peygamberin (asm.) her şeyine sahip çıkan ümmet-i Muhammed, Al-i Beyte de tam sahip çıkmış, maddî ve manevî destek olmuşlardır.

Osmanlı Devleti, "Nakîbu’l-Eşraf" adıyla Al-i beyte mensup insanları tespit ve himaye eden bir teşkilat kurmuştur.

Bununla beraber şu noktaya da açıklık getirmek gerekir: Üstad Bediüzzaman’ın Lem’alar’da dikkat çektiği gibi:

“Hz. Peygamberin (asm.) Al-i Beyt’ten risalet görevi açısından muradı, sünnet-i seniyyesidir. Sünnet-i seniyyeye uymayı terkeden gerçek Al-i beytten olmadığı gibi, Al-i beyte gerçek dost da olamaz.”

Nitekim Hz. Peygamber (asm) kızı Fatıma’ya şöyle demiştir:

“Kızım, amelinle kendini kurtarmaya bak. Peygamber kızıyım diye mağrur olma. Yoksa ben de seni kurtaramam.”(Müslim, İman, 348).

Hz. Nuh’un oğlu, kendisine inanmayıp Tufan’da gözleri önünde sular altında kalınca “Ya Rabbi, o benim ehlimdendi,” der. Cenab-ı Hak da, “O senin ehlinden değil” buyurur. (Hud, 45-46)

Yani, arada iman bağı olmayınca nesep bağı olması, peygamber oğluna bir şeref kazandırmaz.

“Sura üfürüldüğünde, o gün artık aralarında nesep kalmaz.”(Mü’minun, 40/101)

ayeti, nesep bağının arızî ve geçici bir bağ olduğunu bildirir.

Bütün bunlardan ortaya çıkan netice şudur: Resul-i Ekrem Efendimizin neslinden gelen Al-i Beyt, hürmete şayan insanlardır. Fakat bu hürmet, onların İslam’a bağlılıkları dolayısıyla olmalıdır. Yoksa sadece Al-i Beyt'ten gelmek yeterli değildir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...