Block title
Block content

"Ehl-i hakikatin bir kısmı nasıl ki ism-i Vedûd'a mazhardırlar ve âzamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vâcibü'l-Vücuda bakıyorlar." Bu cümleyi izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah’ı tanımanın en sağlam ve güzel yollarından birisi, eserden müessire doğru gitmektir. Yani eserlerinden hareket ederek, eser sahibini tanımaktır. Bu yüzden kainat ve içindeki sanatlar hepsi birer penceredir, bu pencerelere iman gözü ile bakılırsa, marifet şuaları parıldar. Her bir eser üstünde, Allah’ın isim ve sıfatları tecelli eder, insan bu tecellileri takip ederek kaynağı olan Allah’a ulaşır. Bu tecelliler içinde, Allah’ın binbir ismi tecelli eder, her meslek ve meşrep sahibi, bu isimlerden birisini esas alır ve o ismin gözlüğü ile kainata ve eserlere bakar. O isme yapışır ve o ismin tecelli ipi ile Allah’a ulaşır.

Mesela; Risale-i Nur'da sair isimlerle beraber, Rahim ve Hakim ismi galiptir; Üstad bu iki ismin penceresi ile kainatı ve eserleri bize okutturup, Allah’a ulaşmamızı temin ediyor. Rahim şefkat, Hakim ise hikmet ve fayda anlamındadır. Kainattaki her bir eşyanın üzerinde, bu iki ismin manası ve tecellisi zahir olarak görünüyor, bu iki ismin manası ile marifet şuaları parlıyor. Özellikle günümüzde fen ve felsefe hakim olduğu için, bunlardan İslam’a gelecek olan tenkit ve hücumlara karşı, ancak Hakim isminin manası ile mukabele edilir. Risale-i Nur'larda tefekkür ve ispatın hükmetmesinde, bu ismin galebesi vardır.

İşte her meslek ve meşrep sahiplerinin, bir ismi esas alması gibi, ehli hakikatten bazı zatlar da, Allah’ın Vedud ismini esas almışlardır. Vedud isminin tecellilerini takip ederek, Allah’a ulaşmaya çalışmışlardır.

Allah, nasıl hikmet ve sanatı ile kendini bize tanıttırmak istiyor ise, tezyin ve ikramlarla da, kendini bize sevdirmek istiyor. İşte bu sevdirmek manası ve tecellisi, Vedud isminin bir gereğidir. Ehli hakikatten bazıları, bu ismin manası ile Allah’a bakmışlar.

Üstad, bu manaya şu şekilde işaret ediyor:

"Hem bütün mahlûkatın yüzüne tebessüm eden bütün ziynetli nebâtat ve hayvânattaki tezyinat ve gösterişler, bilbedâhe, perde-i gayb arkasında bu süslü ve güzel san'atlarla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bildirmek isteyen bir Zât-ı Zülcelâlin vücub-u vücuduna ve vahdetine delâlet ederler. Demek, eşyadaki süslü vaziyetler, gösterişli keyfiyetler, tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına kat'iyen delâlet eder. Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise, bilbedâhe, Vedûd, Mâruf bir Sâni-i Kadîrin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet eder."(1)

"İşte şu üç misal gibi, bin bir esmâ-i İlâhiyenin herbirinde, pek çok tabakat-ı hüsün ve cemal ve fazl ve kemal bulunduğu gibi, pek çok merâtib-i muhabbet ve iftihar ve izzet ve kibriyâ vardır. İşte bundandır ki, Vedûd ismine mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, 'Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları muhabbettendir.' demişler. Onlardan birisi demiş:"

[(Mealen) 'Felek mest, melek mest, yıldızlar mest, gökler mest. Bütün canlılar baştan başa mest. Bütün varlıkların zerreleri beraber ve iç içe mesttirler.']

"Yani, muhabbet-i İlâhiyenin tecellîsinde ve o şarâb-ı muhabbetten, herkes istidadına göre mesttir. Malûmdur ki, her kalb, kendine ihsan edeni sever ve hakikî kemâle muhabbet eder ve ulvî cemâle meftun olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat ettiği zatlara dahi ihsan edeni daha pek çok sever."

"Acaba, sabıkan beyan ettiğimiz gibi, herbir isminde binler ihsan defineleri bulunan ve bütün sevdiklerimizi ihsânâtıyla mes'ud eden ve binler kemâlâtın menbaı olan ve binler tabakat-ı cemâlin medarı olan bin bir esmâsının müsemmâsı olan Cemîl-i Zülcelâl, Mahbub-u Zülkemal ne derece aşk ve muhabbete lâyık olduğu ve bütün kâinat Onun muhabbetiyle mest ve sergerdan olmasının şayeste bulunduğu anlaşılmaz mı?"

"İşte şu sırdandır ki, Vedûd ismine mazhar bir kısım evliya, 'Cenneti istemiyoruz. Bir lem'a-i muhabbet-i İlâhiye ebeden bize kâfidir.' demişler."

"Hem ondandır ki, hadiste geldiği gibi, 'Cennette bir dakika rüyet-i cemâl-i İlâhî, bütün Cennet lezâizine fâiktir.' "

"İşte şu nihayetsiz kemâlât-ı muhabbet, vâhidiyet ve ehadiyet dairesinde, Zât-ı Zülcelâlin kendi esmâ ve mahlûkatıyla hasıl olur. Demek, o daire haricinde tevehhüm olunan kemâlât, kemâlât değildir."(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Yedinci Pencere.

(2) bk. a.g.e., Otuz İkinci Söz, İkinci Mevkıf.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...