Ehl-i Tasavvufun kâinat ve varlıklara bakış açısı ile Üstad'ın bakışını değerlendirebilir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah’ın Zât-ı Akdesi ile beraber isim ve sıfatlarının da ezelî ve ebedî olması, mutlak yokluğun olmadığının delilidir. Zira vacibü'l-vücud ile mutlak yokluk mânası birbirine zıttır. İki zıddın beraber bulunması ise muhaldir.

Bu yüzden, vacibü'l-vücud, adem-i mutlakı mahvetmiştir. Her şey, ister mevcud olsun, ister madum olsun, Allah’ın ezelî ve ebedî ilminde vardır ve daimîdir.

Evet, her şeyin ve her mevcudun iki cephesi vardır. Birisi, mahiyet ve zâtı; diğeri ise, hariçteki vücudu ve sûretidir. Her şeyin aslını ve özünü teşkil eden ise, zâtı ve mahiyetidir. Bu da Allah’ın ezelî ve sonsuz ilminde mevcuttur. Buna vücud-u ilmî de denir.

Şayet, Cenab-ı Hak, ezelî irade ve kudreti ile ilminde sabit olan bu mahiyetlere ve asıllara haricî bir vücut verirse, o zaman mahlûkat ve şehadet âlemine intikal etmiş olur. Yani eşya ilim dairesinden kudret dairesine çıkmış olur.

İşte Cenab-ı Hakk'ın ezelî ilmindeki eşyanın mahiyetine a’yan-ı sabite denir. Onun haricî bir vücut giydirilmiş haline de mahlûkat veya hakikat denilir. Üstad'ın ifadesi ile daire-i ilimden, daire-i kudrete çıkmış olana, mahlûk ve mevcut denilir. Daire-i ilmîde olan mahiyet ve aslına da, her şeyin bir nevi programı ve mahiyeti hükmünde olan vücud-u ilmî denilir.

Yine, On Beşinci Mektub'ta ifade edilen şu cümleler bu meseleye işaret eder:

"Hem adem-i mutlak zaten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, birşey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir ünvandır." (1)

Bu a’yan-ı sabite konusu Ehl-i sünnet içinde farklı meslek ve meşrep sahiplerine göre farklı tabirat ile mütalaa edilmiştir.

Mesela, tasavvuf mesleğinde olanlar, eşyanın ilm-i İlahîde olan vücutlarına a’yan-ı sabite demişler. Oradan, ezelî irade ve kudret ile haricî vücuda intikal eden haline de feyz-i mukaddes tabirini kullanmışlardır. Yine Ehl-i sünnet kelamcılar, ilm-i İlahîde olan eşyanın vücutlarına mahiyet tabirini kullanmışlardır. Oradan kudret ve irade ile haricî âleme intikal ettirilmiş durumuna da, hakikat ismini vermişlerdir.

Bazı felsefeciler de bu mânaya farklı ifadeler kullanmışlardır. Mesela, Eflatun’un ideası, Hegel’in kamu tanrı inancı, Bergson’un ruhçuluk anlayışı, vb. fikirler bu mânaya uzaktan bir bakış sayılabilir.

Asrın müceddidi Bediüzzaman Hazretleri, a’yan-ı sabite ve mahiyet tabiri yerine, vücud-u ilmi ve manevî; onun haricî âleme intikal etmiş durumuna da mahlûkat, ya da daire-i kudret tabirini kullanıyor.

Nur’lardan edindiğimiz bilgiye göre, ölüm daire-i kudretten daire-i ilme geçmektir. Aynı şekilde, bir şeyin yaratılması da daire-i ilimden daire-i kudrete geçmektir. İşte bir varlığın henüz yaratılmadan Allah’ın ilminde mevcut haline mahiyet deniliyor. Yaratıldığında ise hakikat oluyor. Muhyiddin Arabî Hazretleri ilim dairesindeki bu mevcutlara a’yan-ı sabite demektedir.

İşte Allah’ın ilmindeki bu varlıklar da O’nun isim ve sıfatlarının gölgeleri hükmündedirler. O halde, yaratılmış bulunan eşya gölgenin gölgesi olur.

Mesela, bir meyve yaratılmadan önce Allah’ın ilminde mahiyet olarak bulunuyordu. Bu mahiyet Rezzâk isminin gölgesidir, yani ondan haber verir, bir gölge kadar da olsa o ismi gösterir. Yaratıldığında ise gölgenin gölgesi olur.

Buna göre, mahlûkatın kemâlleri Allah’ın ilmindeki mahiyetlerinin kemâline göre gölge gibidir. O mahiyetler de esmâ ve sıfat-ı İlâhîyenin gölgeleridirler. Sıfatların kaynağı şuunat-ı İlâhiyedir ve nihayet bu kemâl tecellilerinin tamamının menbaı Allah’ın mukaddes zâtının kemâlidir. O kemâle nisbeten bütün kemâller zayıf bir gölge gibi kalırlar.

Netice olarak; delalet ve işaret noktasından aynı şeyler söyleniyor. Ama tabir etme noktasından meslekî mukteziyata göre tasvir yapılıyor. Bir şeyin ilmî ve manevî olarak mevcudiyeti zaruridir. Çünkü, adem-i mutlak yoktur. Ama haricî olarak vücuda gelmesi, mutlak iradeye ve sonsuz kudrete bakar. Bir şeye haricî vücud verilmemişse; o şey, sadece ezelî ilimde mahiyet olarak vardır. Bu itibarla mahlûk ismini alamaz.

Allah’ın ezelî ilminde vacib, mümkün ve mümteni olarak vücudun bütün nevileri vardır. Allah, Zât-ı Akdesi ile beraber bütün isim ve sıfatlarını bildiği gibi, mümkinattan olan her şeyin mahiyetlerini de bilir, hiçbir şey O’nun ilminin haricinde olamaz. Mümteni ise, vücudu hiçbir zaman mümkün olmayan muhal şeylere denir ki, Allah, ilmi ile bunları da bilir.

Allah’ın ezelî ilmindeki isim ve sıfatların tecelli yeri, vücut sahaları içinde, sadece mümkün olan mahiyetlerdir. Yoksa, vacib ve mümteni olanlar, tecelli ve taalluk yeri değildir. Allah’ın ezelî ilminde mümkün olan mahiyetlerde isim ve sıfatların tecelli ve taalluk keyfiyetlerini idrak ve ihata etmek mümkün değildir.

Mesela, Allah’ın ezelî ilmindeki mahiyetlerin haricî vücuttaki ölçüler ile kıyas edilmesi muhaldir. Hariçteki bir taş, sert ve hacimlidir; ama ilimdeki mahiyeti sertlikten ve hacimlilikten münezzehtir. Eğer haricî âleme kıyas ederek, Allah’ın ezelî ilmindeki mahiyet ve vücutlara cismanî ölçülerle bakarsak, bir nevi maddenin kıdemine, yani ezeliyetine zehab etmiş oluruz. Bu da zuhur, ittisal, hululiyet gibi dall ve küfrü mucib yollara götürür.

İlm-i İlahîde mevcut olan mahiyet veya a’yan-ı sabite dediğimiz mevcudat-ı ilmîyeler, keyfiyetini bilmediğimiz bir vücuda ve hayata mazhariyetleri vardır. Bu zaviyeden, eşyanın mahiyeti ve zâtı, yani özü sabit ve daimdir. Asla adem-i mutlaka maruz değildir.

Mesela insan, zihninde bir binanın plan ve projesini ve bütün tafsilatını ifade eden bir programı tasarlasa ve bu tasarıyı aynıyla haricî vücuda bina olarak inşa etse; bu inşaat, program olarak insan zihninde daimî olarak mevcuttur. Ama haricî vücud noktasından insan, irade ve kudretin var etmesine bağımlıdır ve hâdistir. Taalluk olmaz ise, husule gelemez.

İşte, binanın zihinde oluşan program halindeki vücuduna a’yan-ı sabite; onun inşaat halini alan haricî vücuduna ise mahlûk denir. Bina ile program farklı olmakla beraber, tamamen birbirinden müstakil de değildir. Her ikisinde de İlahî sıfat ve isimlerin tecelli ve taallukları vardır. Ama keyfiyeti tamamen başka başkadır, birbiri ile iltibas olunmamalıdır.

İlm-i İlahideki mahiyetlerin kesret ve tenevvü; esmanın kesretinden ileri geliyor. Tıpkı, haricî âlemdeki kesretin, esmanın kesretinden gelmesi gibi. Yani, a’yan-ı sabite denilen eşyanın mahiyet ve esasları, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin ve tecellilerin bir nevi gölgesidir. Haricî mevcudat ise, bu ilm-i ilahideki gölgenin gölgesidir. İbn-i Arabî’nin ifade ettiği "zıllın zılali" tabiri, bu mânaya delalet ediyor.

Mesela, güneş bir aynaya aks ediyor. Aynadaki aks da başka bir aynaya aks ediyor. Burada, güneş, isimleri temsil eder. Birinci aynadaki aks, a’yan-ı sabite; en son aynadaki aks ise, haricî mevcudat âlemini ifade eder.

Burada iltibas olmasın. Haricî mevcudatın; hiçbir hakikatı olmayan hayal, vehim, ya da zihnî bir şey demek olmadığı bedihîdir. Buradaki gölge, nisbîdir. Yani, Râsih olan bir vücuda nisbeten, onun altı olanlar daha zaif bir vücud mertebesinde demektir. Yoksa, eşyanın hakikati sabittir.

(1) bk. Mektubat, On Beşinci Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...