Block title
Block content

"Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefiyeyle bir derece yaralıydı, tedavi lâzımdı." Burayı nasıl anlamalıyız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Ehl-i Tarikat dediğimiz tasavvuf mesleği ile gidenler, akıldan ziyade kalb ayağıyla inkişaf etmeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle aklı daima hareket edenlere veya felsefeden gelen bazı akımlara maruz kalanlara, tarikat mesleği cazip gelmemektedir. Çünkü akıl ve mantıkları daima içerisinde bulunduğu müşküllere karşı çalışma ihtiyacı hissederler.

İşte Üstadımızın ifade ettiği mana budur. Yani Üstadımız eskiden beri hikmet-i felsefe ve müspet ilimlerle imani hakikatlerini izah ve ispat etme ve kâinatta vuku bulan hadiselere Kur'an ışığında cevap vermeye çalışma mesleğinden gidiyordu. İşte bu tür meslekten ötürü, tarikat mesleği yalnız başına Üstadımızı doyuracak özellikte değildi. Yine bu meslek gereği, Üstadımızın aklı, zihni ve fikri daima hareket ve galeyandaydı.

İşte bu fikri yoğunluğa ve ilmi meselelere cevap bulabilme çalışmalarından ötürü, Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, kendisi için "Aklı, fikri hikmet-i felsefiyeyle bir derece yaralıydı, tedavi lâzımdı" ifadesini kullanmaktadır.

Bu yaralı olma hali müspet ilimlerle uğraşmanın zararını anlatmıyor. Aksine onlara olan ilgi ve yoğunluğun tarikata girmeye mani olmasından bahsediliyor.

Tasavvuf ve Tarikat Mesleği: Kalbi esas alıp riyazet ve seyrü sülûk ile nefsi terbiye edip, Kur'an ve iman hakikatlerine vasıl olma yoludur. Bu meslekte aklın işlettirilmesi hiç yok değil, sadece zayıftır. Daha ziyade kalp ayağı ile seyri süluk vardır. İnsandaki diğer latife ve sırlar ihmal içindedir. Üstad Hazretleri  sadece kalbin inkişaf ettirilme esası üzerine giden tasavvuf mesleğini, insanın sahip olduğu diğer latife ve hissiyatların ihmal edilmesi noktasından bu mesleği eksik görüyor.

Üstad Hazretleri  özellikle bu meslek içinde hususiyet kesp etmiş vahdet-i vücut ve vahdet-i şuhut mesleklerinin, bu zamanda eksiklikten daha ziyade risk ve tehlike  taşıyan meslekler olduğunu da ayrıca vurguluyor. Zira maddeciliğin hüküm sürdüğü bu asırdaki insanların bu mesleklerde gitmelerinin ve anlamalarının imkansız bir hal aldığını ve bu yüzden bu zamanda vahdet-i vücudu nazara vermenin çok tehlikeleri ve riskleri olduğunu vurguluyor.

İlm-i Kelam Mesleği: Akıl merkezli bir meslektir. Nasıl tasavvuf mesleği sadece kalbi esas alıp insanın sair duygu ve latifelerini ihmal ediyorlardı ve bu bir eksiklikti. Aynı şekilde bu meslekte sadece aklı esas alıp sair his ve latifeleri özellikle kalbi ihmal ediyorlar. Allah’ın varlığını akli bir takım delillerle ispatlayıp, sair isim ve sıfatlarının kainattaki tecelli ve tezahürlerini ve Allah’ın rububiyet ve uluhiyet manalarını kainatta okuyamıyorlar.

Dolayısı ile bu tarz bir varlık kabulü sağlam ve tahkiki bir imanı temin etmiyor. İşte İbn-i Arabi bu noktada meşhur veciz ifadesini söylüyor “Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.” yani, Allah’ı bilmek sadece akli deliller olan devir ve tesellül  ile varlığını ispatlamaktan  ibaret değildir. Zira onun varlığını kabul ile beraber  isim ve sıfatları ile onu bilmek ve tanımak gerçek tanımak ve bilmektir.

Sahabe Mesleği: Bu meslekte Allah’ın varlığının dışında eşyanın vücudu ne inkar edilir, ne de unutmaya terk edilir. Eşya varlık olarak sabittir. Ama eşya Allah’ın isim ve sıfatlarını gösteren bir sanattır, bir mükemmel tarif edicidir. Hangi varlığa nazar etsen orada Allah’ın varlığını ve birliğini ihtar ve işaret eden bir levha görürsün. Onun için her şey Allah’ı hatırlatıp huzuru kazandıran birer vasıtadır. Bu yüzden eşya ne inkar edilir ne de nisyan perdesine sarılır. Üstelik eşya Allah’ın sadece varlık ve birliğini göstermiyor, onu bütün isim ve sıfatları ile tarif ediyor. Bu yüzden tam ve kamil imanı temin ediyor. Onun için Kur’an kainat kitabını okutturan ve ders veren bir muallim gibidir. İşte sahabeler bu vechi ile Kur'an ve kainatı okudukları için tasavvuf ve kelamın en büyük üstatları, en küçük sahabeye yetişemiyorlar. Risale-i Nur da aynı meslek üzerine gidiyor.

Bir de sahabe mesleğinde sadece kalp ve akıl merkez alınmıyor, insandaki bütün his ve latifeler tam inkişaf içindedir, bir eksiklik yoktur. Sahabe mesleği olan Risale-i Nur mesleğinde insanın bütün latife ve duyguları bir uyum ve senkronize içinde çalışıp inkişaf ediyor.

İnsanda akıl ve kalp, iki esas ve temel hükmünde latifelerdir. Bunların işleyiş ve vazifeleri birbirinden farklılık arz eder. Aklın mantıki kaziyeler ve ispat tarzı ile elde ettiği şeylere ilim denir. Kalbin aydınlanması ve inkişafı ile elde ettiği hakikatlere de marifet denir. Yani ilim aklın, marifet de münkeşif kalbin neticesidir. Risale-i Nurlarda her ikisi de vardır. Hatta eskide on beş sene medrese eğitimi ile elde edilen imana dair ilimleri Risale-i Nur, on beş haftada; kırk sene kalp ve nefis eğitimi elde edilen kalbi marifetleri ise, kabiliyeti olanlara, kırk dakikaya indirmiştir.Yani Risale-i Nurlarda hem ispat üzerine giden mantıki ilimler hem de kalp ayağı ile elde edilen marifet ilimleri beraber bulunuyor. Bunun yanında bu ikisinde de bulunan ibadet manası da vardır. Zira ilim ve marifet ile meşgul olmanın ibadet olduğu, ayet ve hadislerle sabittir.

Felsefe kelime olarak hikmet sevgisi ve hikmet arayışı demektir. Istılah olarak ise, tam bir tarifi ve herkesçe kabul edilen bir tanımı yoktur. Her felsefi ekol kendi açısından ve kendi meşrebine göre tarif yapmıştır. Bu yüzden ortak ve genel bir tarif yapamıyoruz. Ama Risale-i Nur'da öne çıkan vechesi ile felsefe, doğru ve mutlak bilgiye ulaşmanın ancak akıl ile mümkün olacağını savunan bir düşünce sistemidir.

Felsefe vahyin terbiye ve riayetine girmez, bir nevi aklı ya da sair bilgi araçlarını vahyin yerine ikame eder. Felsefeye göre insan aklı ile her şeyi bilebilir ve bulabilir. Bu yüzden vahiy ve peygamberin terbiyesine girmeye mecbur değildir. Bu noktadan felsefi ekollerin büyük bir kısmı dini ve vahyi inkar eder.

Üstad Hazretleri Risale-i Nur'un çok yerlerinde akıl ile vahyin mukayesesini yapar, aklın tek başına hakikate ulaşamayacağını kati deliler ile ispat eder. Aklı yıldız böceğine, vahyi ise güneşe benzetir. Şayet akıl kendine itimat edip vahiyden kendini soyutlar ise, yıldız böceği gibi karanlıklar içine gömülür, kendi azalarını bile göremez hale gelir der. Bu hali ile güneşe meydan okuması ise gayet derecede trajikomik bir durumdur.

İnsanın cüzi aklı ile Allah’ın sonsuz ilminden süzülüp gelen vahye meydan okuması ve aklı kendine mutlak rehber görmesi zahir ve fahiş bir yanlıştır. Bunun en güzel delili felsefe aleminin hakikatleri bulmaktaki acziyet ve zaafiyetidir.

Felsefe aleminde her felsefi ekol diğer ekolleri tezyif ve tenkir içindedir. Felsefenin dahileri olan Aristo ve Sokrat gibi filozoflar, ilahiyat noktasında ne kadar iptidai ve verimsiz oldukları eserleri ve fikirlerinde görünüyor. Aristo’nun "ilk sebep" tezi Allah’ı anlamak noktasında ne kadar aciz ve kısır olduklarını gösterir. Bırak kainatta Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini görmeyi ve okumayı, Allah’ın  varlığını bile görmekte zorlanmışlardır. Bu da soyut aklın, vahiy karşısında ne kadar aciz ve zayıf olduğunu gösteriyor. Halbuki vahiy her şeyde ve bütün kainatta Allah’ın varlığını, birliğini, isim ve sıfatların tecellilerini en ami adama da okutturup ders veriyor. Aristo’nun okuyamadığı ince meseleleri Kur'an’ın en basit talebesi bile okuyabiliyor.

Üstad Hazretleri felsefiyi müspet ve menfi olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Menfi kısmını şiddetli bir şekilde tenkit ederken, müspet kısmına da sıcak bakmıştır. Üstad Hazretleri Risale-i Nur'un çok yerlerinde menfi felsefenin bozuk ve esassız temellerini kati deliller ile çürütmüştür.

Menfi felsefe, aklı esas alıp vahye meydan okuyan, dine muarız bir yoldur. Müspet felsefe ise vahye tabi, onun terbiye ve rehberliği ile hareket eden, din ile barışık bir yoldur. Risale-i Nurlarda muzır ve dalalet olarak gösterilen felsefe, menfi felsefedir.

Felsefe, kainata ve mevcudata mana-yı ismi ile bakmaktır. Yani felsefeye göre kainat Allah’ın isim ve sıfatlarının talim edildiği bir mektep değil, kendi hesabına manasız ve sanatkarsız bir tesadüf yumağıdır.

Üstad Hazretlerinin, "ruhumu kirletti" dediği felsefe, aslında menfi felsefe değil, müspet felsefenin Kur’an karşısında gayet sönük ve fuzuli duran tarz ve metotlarıdır. Evet, vahyin neticesi olan Kur’an’ın iman hakikatlerinde dair getirmiş olduğu deliller ve usuller ile aklın meyvesi hükmünde olan felsefenin getirmiş olduğu delil ve usuller arasında dağlar kadar fark vardır. Felsefenin getirdiği devir ve teselsül delilleri imana dair  huzur ve itminanı vermekten gayet uzak iken, Kur’an’ın getirmiş olduğu ihtira ve inayet delilleri her şey üstünde Allah’ı isim ve sıfatları ile gösteriyor ve tanıttırıyor. Ve hakiki marifet dersini veriyor.

Üstad Hazretleri bir dönem iman hakikatlerini felsefenin uzun ve karmaşık delilleri ile ispata kalkışmış ve bunların dinsizlik karşısında yetersiz olduğunu test etmiştir. Üstad Hazretlerinin, "ruhumu kirletti" demesi boş yere meşgul etti anlamındadır. Yoksa menfi felsefenin tesiri altında kalıp, kalp ve ruhunun yaralanması manasında değildir.

Üstad Hazretleri iki meslek arasındaki azim farka şu şekilde işaret ediyor:

"Bazı Sözlerde ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki:"

"Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz her bir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de:"

"Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü’l-Vücudun vücudunu onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur’ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor."

وَفِىكُلِّشىْءٍلَهُاٰيَةٌتَدُلُّعَلٰىاَنَّهُوَاحِدٌ “Her şeyde Allah’ın birliğini gösteren bir delil vardır.” düsturunu her şeye okutturuyor."

"Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır. İşte, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye bu noktayı ihtar ediyor."(1)

(1) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas.

İlave bilgi için tıklayınız:

FELSEFE.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...