Block title
Block content

"Elbette irşâd ister ki; lüzumsuz şeyleri ibham ile icmal etsin ve dakik şeyleri temsil ile takrîb etsin ve mugalâtalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz belki zararlı bir surette tağyir etmemektir." izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur’ân Allah kelamı olduğu gibi, insan da Allah’ın kuludur. Otuzuncu Söz olan ene bahsinde güzelce ortaya konulduğu gibi, insan marifet için yaratılmıştır ve Rabbini tanıması ve bilmesi için gerekli sıfatlarla, kabiliyetlerle donatılmıştır. Meselâ, Kur’ân insanlara Allah’ın Hâkim olduğunu, her eserinde ve her işinde sonsuz hikmetler, faydalar bulunduğunu ders vermektedir. Cenab-ı Hak, insanı maddesiyle ve manasıyla hikmetle dokumuş, ona hizmet eden kâinatın da her şeyini hikmetli yaratmış ve insanı bu hikmetlerden anlayacak, onlara muhatap olacak bir ruha sahip kılmıştır.

Kur’ân'ın bütün ayetleri insan fıtratına hitap etmekte ve insan, istidadındaki sayısız cihazlarla, bu hitaplara muhatap olabilmektedir.

Nur Külliyatı'nda insanın fıtratında “cemâle karşı muhabbet, kemale karşı meftuniyet, ihsana karşı perestiş” olduğu anlatılır. İşte Kur’ân ayetleri insanın bu üç özelliğini de bütün şubeleriyle harekete geçirecek şekilde nazil olmuştur.

Onun irşat metodu, hakikatin yolunu şaşırmış olan felsefe ile mukayese edilemeyecek kadar başkadır.  Bu soruda "felsefe" kelimesi "fennî ilimler" manasında kullanılmıştır, yani, insan aklının bu kâinat hakkında edindiği bilgiler üzerinde durulmaktadır. Bu bilgilerde, varlıkların görevleri, faydaları, yapıları, birbirleriyle münasebetleri incelenirken onların yaratıcısı hiç nazara alınmaz. Sanki onlar, Üstad'ın tabiriyle, müstakil birer ağa imişler gibi, yani yaptıkları işleri kendi iradeleriyle yapıyorlarmış gibi bilgiler verilir. Öte yandan, bu bilgiler sadece o konuda araştırma yapan diğer bilim adamlarıyla paylaşılır, yahut tartışılır. İnsanların büyük bir kısmı bu tartışmaların dışında kalırlar.

Kur’ân-ı Hâkim’in ise hedefi insanların hidayete erip dalaletten kurtulmaları, iman ve tevhidle şereflenip küfürden ve şirkin her türlüsünden uzak kalmalarıdır. Bu İlâhî kelamdan bu manada faydalanan insanların Allah’a karşı ne gibi görevler üstlenecekleri, O’nun sonsuz nimetlerine nasıl şükredecekleri de Kur’ân'ın ikinci gayesidir. Üstadımız bu manayı bizlere şöyle ders verir:

“Zîrâ, Kur'ân'ın vazife-i asliyesi daire-i Rubûbiyetin kemâlât ve şuûnâtını ve daire-i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini tâlim etmektir.”(1)

Hakikat bu olunca, Kur’ân-ı Kerim kâinattaki varlıklardan Allah’ın birer eseri  olarak, onların faydalarından ise O’nun ihsan ve ikramı olarak söz eder. Varlıkların fizikî durumları, kimyevî yapıları gibi ancak ilim adamlarının ilgilendikleri konulara değil, bütün insanları ilgilendiren yönlerine nazar eder. Bunun için Kur’ânın muhatabı sadece bir grup bilim adamı olmayıp  bütün bir insanlık âlemidir.

(1) bk. Sözler, Yirminci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...