"Elbette irşad ister ki; lüzumsuz şeyleri ibham ile icmal etsin ve dakik şeyleri temsil ile takrib etsin ve mugalatalara düşürmemek için zahirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz belki zararlı bir surette tağyir etmemektir..." Misallerle izahı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur’ân, mevcudattan bahsederken, onların faydalarının, herkesçe malum olan cihetlerini nazara veriyor. Mevcudatın derin ve anlaşılması zor yönlerinden bahis açmıyor. Ta ki çoğunluğu avam olan insanların zihinleri karışmasın.

Güneşin bir lamba ve soba olma cihetini, umuma olan faydasını herkes bilir ama; onun kimyevi yapısını sadece astronomi ilmiyle ilgilenenler bilir. İşte Kur’ân, güneşin sadece bir lamba, sıraç ve soba olduğunu nazara veriyor, geri kalan yönlerinden bahsetmiyor.

Bedihiden maksat, herkesçe bilinen genel fayda ve hikmetlerdir.

Lüzumsuz tağyir etmek ise; umumun maslahatını nazara almadan, anlaşılması zor şeyleri anlatmakla insanların kanaatlerinde gereksiz bir değişiklik yapmaktır. Bu ise onları şüpheye düşürebilir. Bir başka sorunun cevabında da beyan edildiği gibi, Kur’ân-ı Hakîm güneşin hareketi hakkında “tecri” yani “cereyan eder” buyurur.

Güneşin değil dünyanın döndüğü açıkça ifade edilse insanların kanaatlarında gereksiz bir tağyire, değişime gidilmiş olur ve bazı insanlar böyle bir hükme inanmakta zorlanabilirler. Kur’ân bu ayet ile güneşin cereyanını haber vermekle birlikte “Sen dağları camit (ve hareketsiz) zannedersin; hâlbuki onlar bulutlar gibi yürürler.” (Neml Suresi, 27/88) âyetiyle de dünyanın döndüğüne işaret etmiştir. Ancak, umumun nazarına tağyir etmemek hikmetiyle bu haberi sarahaten değil işaret ve remz olarak vermiştir.

Kur’ân Allah kelamı olduğu gibi, insan da Allah’ın kuludur. Otuzuncu Söz olan ene bahsinde güzelce ortaya konulduğu gibi, insan marifet için yaratılmıştır ve Rabbini tanıması ve bilmesi için gerekli sıfatlarla, kabiliyetlerle donatılmıştır. Meselâ, Kur’ân insanlara Allah’ın Hâkim olduğunu, her eserinde ve her işinde sonsuz hikmetler, faydalar bulunduğunu ders vermektedir. Cenab-ı Hak, insanı maddesiyle ve manasıyla hikmetle dokumuş, ona hizmet eden kâinatın da her şeyini hikmetli yaratmış ve insanı bu hikmetlerden anlayacak, onlara muhatap olacak bir ruha sahip kılmıştır.

Kur’ân'ın bütün âyetleri insan fıtratına hitap etmektedir. O da istidadındaki sayısız cihazlarla, bu hitaplara muhatap olabilmektedir.

Nur Külliyatı'nda insanın fıtratında cemâle karşı muhabbet, kemale karşı meftuniyet, ihsana karşı perestiş olduğu anlatılır. İşte Kur’ân âyetleri insanın bu üç özelliğini de bütün şubeleriyle harekete geçirecek şekilde nazil olmuştur.

Kur’ânın irşat metodu, hakikatin yolunu şaşırmış olan felsefe ile asla mukayese edilemez. Bu soruda "felsefe" kelimesi "fennî ilimler" manasında kullanılmıştır, yani, insan aklının bu kâinat hakkında edindiği bilgiler üzerinde durulmaktadır. Bu bilgilerde, varlıkların görevleri, faydaları, yapıları, birbirleriyle münasebetleri incelenirken onların yaratıcısı hiç nazara alınmaz. Sanki onlar, Üstad'ın tabiriyle, “müstakil birer ağa” imişler gibi, yani yaptıkları işleri kendi iradeleriyle yapıyorlarmış gibi bilgiler verilir. Öte yandan, bu bilgiler sadece o konuda araştırma yapan bilim adamlarıyla paylaşılır yahut tartışılır. İnsanların büyük bir kısmı bu tartışmaların dışında kalırlar.

Kur’ân-ı Hâkim’in ise hedefi insanların hidâyete erip dalaletten kurtulmaları, iman ve tevhidle şereflenip küfürden ve şirkin her türlüsünden uzak kalmalarıdır. Bu İlâhî kelamdan bu manada faydalanan insanların Allah’a karşı ne gibi görevler üstlenecekleri, O’nun sonsuz nimetlerine nasıl şükredecekleri de Kur’ân'ın ikinci gayesidir. Üstadımız bu manayı bizlere şöyle ders verir:

“Zîrâ, Kur'ân'ın vazife-i asliyesi daire-i Rubûbiyetin kemâlât ve şuûnâtını ve daire-i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini tâlim etmektir.”(1)

Hakikat bu olunca, Kur’ân-ı Kerim kâinattaki varlıklardan Allah’ın birer eseri olarak, onların faydalarından ise O’nun ihsan ve ikramı olarak söz eder. Varlıkların fizikî durumları, kimyevî yapıları gibi ancak ilim adamlarının ilgilendikleri konulara değil, bütün insanları ilgilendiren yönlerine nazar eder. Bunun için Kur’ânın muhatabı sadece bir grup bilim adamı olmayıp bütün bir insanlık âlemidir.

(1) bk. Sözler, Yirminci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...