"Elhamdülillah cümle-i Kur’âniyedir. Bunun en kısa mânâsı, ilm-i nahiv ve beyan kaidelerinin iktiza ettiği şudur,.." "Elhamdülillah" kelimesi izah edilirken Arapça dil bilgisi kuralları kullanılmış; bu yeri açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

BEŞİNCİ NÜKTE

"Meselâ, اَلْحَمْدُ ِللهِ bir cümle-i Kur’âniyedir. Bunun en kısa mânâsı, ilm-i nahiv ve beyan kaidelerinin iktiza ettiği şudur: كُلُّ فَرْدٍ مِنْ اَفْرَادِ الْحَمْدِ مِنْ اَىِّ حَامِدٍ صَدَرَ وَعَلٰى اَىِّ مَحْمُودٍ وَقَعَ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبدِ خَاصٌّ وَمُسْتَحِقٌّ لِلذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُسَمّٰى بِاللهِ Yani, 'Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hastır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda ki, Allah denilir.' İşte, 'Ne kadar hamd varsa' el-i istiğraktan çıkıyor..."(1)

"El" takısı, kelimenin mânâsını umuma teşmil ettiği için, istiğrak mânâsı verilir. El-i istiğrak veya harf-i ta'rif de denir. Meselâ: Hamd kelimesi herhangi bir hamdi ifâde ettiği halde; el-Hamd dediğimiz zaman her ne kadar hamd varsa, bütün hamd ve senâlar mânâsına gelir. Bu, harf-i ta'rif ile olur. Harf-i ta'rif, bir kelimeyi belirsiz halden belirli hâle koyar. Muayyeniyyet mânâsını verir. Bunlar elif ve lâm harflerinden teşekkül eder. El-Mekteb'de olduğu gibi. Mekteb herhangi bir mektebdir. El-Mekteb denildiğinde bizce muayyen, belli olan bir mekteb mânâsını ifade eder. Başına harf-i ta'rif gelen kelimeden tenvin kalkar. Nekre iken ma'rife olur yani bilinmeyen iken bilinen hale gelir.

“Her kimden gelse” kaydı ise, hamd masdar olup fâili terk edildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifade eder.

Mastar, normalde fiili yapan fail mânasında kullanılır. Burada bütün hamd eden faillerin içine alınması için hâsıl-ı bi’l-masdar olan hamd etmek fiili fail yerine alınıyor. Yani "Ahmet hamd etti" yerine, "bütün hamd ediciler" deniliyor ve fail mutlak bırakılıyor ki, her hamd eden bu kelimenin içine girsin.

Hem mef’ûlün terkinde, yine makam-ı hitâbîde külliyet ve umumiyeti ifade ettiği için, “her kime karşı olsa” kaydını ifade ediyor.

Mef’ul; yapılan iş, fâilin eseri demektir. Gramerde ise fâilin fiilinin te'sir ettiği şey. "Nuri kitabı okudu." cümlesinde, kitab mef'uldür. Yani Nuri kitap üstünde müessir bir faildir. Burada da hamde konu olan eşya ve nimetler belirsiz ve mutlak bırakılıyor ki, bütün hamdi gerektiren eşya ve nimetler o kelimenin içine girebilsin. Şayet mef’ul tahsis edilse idi, hamd de ona göre sınırlı kalırdı.

'Ezelden ebede kadar' kaydı ise, fiilî cümlesinden ismî cümlesine intikal kaidesi sebat ve devama delâlet ettiği için, o mânâyı ifade ediyor."

'Has ve müstehak' mânâsını, lillâh’taki lâm-ı cer ifade ediyor. Çünkü o lâm ihtisas ve istihkak içindir."

Kelimeyi cerr eden lâm harfi, kelimenin sonunu "i" diye okutur. Lillâhi, Lieclillâhi'de olduğu gibi. İstihkak ve ihtisas, has ve müstehak ve zarfiyyet, illet mânâsını verir. Yani bütün hamd ve şükürler Allah’a’dır, derken “a” harfinde tahsis ve tayin mânası olduğu gibi tahmid, yani “Elhamdulillahi” kelimesinin sonundaki “i” harfi de aynı şekilde tahsis ve tayini bildiriyor.

'Zât-ı Vâcibü’l-Vücud' kaydı ise, vücub-u vücud, ulûhiyetin lâzım-ı zarurîsi ve Zât-ı Zülcelâle karşı bir ünvan-ı mülâhaza olduğundan, lâfzullah sair esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm-i Âzam olduğu itibarıyla, delâlet-i iltizamiye ile delâlet ettiği gibi, 'Vâcibü’l-Vücud' ünvanına dahi o delâlet-i iltizamiye ile delâlet ediyor."

Allah lafzı, kıymetli bir mücevher kutusu gibi bütün isim ve sıfatları içine alır, her bir isim ve sıfata da işareti haizdir. Allah lafzı, Cenab-ı Hakk’ın Zât’ının ismi olduğu gibi, O’nun bütün isim ve sıfatlarını ihtiva eder. Allah dediğimiz zaman; Rezzak, Mabud, Gafur, Hâlık gibi bütün isimleri de söylemiş oluyoruz. Allah isminin bu geniş ve ihata mânası, diğer isimlerinde yoktur. O has ve hususi isimler sadece kendi mânasına işaret ve delalet ederler, başka isimlere ve sıfatlara işaret etmezler.

Allah lafzının diğer isimlerden farkı ise, Allah lafza-i celali Zât-ı Akdesin bir unvan ve ismidir. Yani Allah’ın Zât’ına ait bir isim ve sıfattır. Bütün mükemmel isim ve sıfatların menbaı Allah’ın Zât-ı Akdesi olmasından dolayı, "Allah" lafzı, Cenab-ı Hakk’ın Zât’ını temsil eden bütün isim ve sıfatlara da işaret ve delalet ediyor.

Mesela Rahman Allah’ın hususi bir ismidir, ama sadece müsemmasına yani kendi mânasına işaret eder, sair isim ve sıfatlara ihatası ve işareti yoktur. Bu noktadan Rahman, Allah lafzı gibi umumî ve ihatalı bir isim değildir.

Ezelî ve ebedî olan bir hakikatin, fani ve sınırlı bir akıl ile ihata ve idrak edilmesi imkânsız olduğu için, onu akla yaklaştırmak için bir temsil ve bir unvan gereklidir ki, akıl o hakikati mülahaza edebilsin.

Mevcud-u meçhul olan Allah, hiçbir vecih ile mahlûkata benzemediği için, O’nu temsil ve teşbih etmek mümkün değildir. Bu yüzden, insanlığın fikir ve tasavvur âleminde bütünü ile mücerred kalmamak için, Allah yine kendi kelamında kendini temsil için bir takım unvan ve isimlerle bize takdim ediyor, tanıtıyor.

Mesela, lafza-i celal olan “Allah” ismi Allah’ın bütün kemal ve cemal sıfatları ifade eden ve onlara işaret eden cami’ bir unvandır. İnsan bu unvan vasıtası ile ona müteveccih olup marifet kesb edebilir. Şayet bu unvan ve isimler olmasa idi, insanların O’nu tanıması mümkün olmazdı. Tabir-i diğerle insanoğlu bir şeyi düşünce dünyasında mücerred hale getirip anlayamaz ise inkâr eder. Allah ise maddeden ve cisimden münezzeh olduğu için, onun bedeline O’nun unvan ve isimleri bu vazifeyi yapıyor. İnsan da zihninde Allah’ı bu unvan ve isimlerle misafir ediyor ve tanıyor.

"İşte, اَلْحَمْدُ ِللهِ cümlesinin en kısa ve ulema-yı Arabiyece müttefekun aleyh bir mânâ-yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisana o i’câz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir?"

"Hem elsine-i âlem içinde lisan-ı nahvî, Arabîden başka birtek lisan var; o da hiçbir vakit Arap lisanının câmiiyetine yetişemez. Acaba o câmi ve i’câzdârâne olan lisan-ı nahvî ile mucizekârâne bir surette ve her ciheti birden bilir, irade eder bir ilm-i muhit içinde zuhur eden kelimât-ı Kur’âniye, sair elsine-i terkibiye ve tasrifiye vasıtasıyla, zihni cüz’î, şuuru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimat yerini tutabilir? Hattâ diyebilirim ve belki ispat edebilirim ki, herbir harf-i Kur’ân, bir hakaik hazinesi hükmüne geçer; bazan birtek harf, bir sahife kadar hakikatleri ders verir."(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Birinci Kısım.
(2) bk. a.g.e.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

hüseyin yamaner
Masdar: Fiilin şahsa ve zamana bağlı olmayan şeklidir. Yani fiil köküdür. Okumak, yazmak, öldürmek, katletmek gibi bütün -mek’li ve -mak’lı kelimeler bu sınıfa girer. Bu kelimelerin hariçte vücutları yoktur. Mesela bir yazıyı ya da yemeği parmak ile gösterebilirken ve gözümüzle görebilirken, yazmak veya yemek yapmak masdarını görmemiz ve göstermemiz mümkün değildir. Bu fiilleri işleyen kimseyi görebiliriz, ancak masdarların kendisini asla göremeyiz. Çünkü masdarların vücudu yoktur. Yani bunlar Arapça’da “şey” kelimesinin manasına dâhil değildir. Zira Arapça’da “şey” denilince, varlığı olan, el ile tutulabilen, göz ile görülebilen eşya anlaşılır. Masdarların ise vücudu yoktur. mastarın tanımını bu şekilde biliyorum yukardaki tanım sanki yanlış kolay gelsin...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)
Cüz-ü ihtiyarî, seyyiâta merci olmak içindir ki, akideye dahil olmuş; yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir. Yirmi Altıncı Söz Halbuki tabiat misalî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; Mesnevî-i Nuriye – Nokta Hülâsa: Cenab-ı Hak, insanlara cüz-ü ihtiyarî vermekle, onları âlem-i ef'âle masdar yaptı. İşârâtü'l-İ'câz - Bakara Sûresi, Masdar kisbimizdir; kàtil ünvanını da biz alırız. Hâsıl-ı bilmasdar, Hakkın mahlûkudur. Mes'uliyeti işmam eden birşey, hâsıl-ı bilmasdardan müştak kılınmaz. Yirmi Altıncı Söz Yukarıda örneklerini de takdim ettiğimiz gibi masdarı biz irade noktasından değerlendirdiğimiz için fail yerine koyduk. Yoksa masdar sizin de ifade ettiğiniz gibi fiilin şahsa ve zamana bağlı olmayan şekli ve fiil kökü demektir. Burada, mutlak ve müphem bırakılan hamde masdarlık yapan insan iradesidir. Şayet bu irade mutlak ve müphem bırakılmasa tahsis ve takyit olur ki o zaman bütün hamd edenleri içine alamaz. Hamd mastar olup, onu kimin yaptığı ise mutlak ve müphemdir. Böylece her hamd eden bu kelimenin dairesine girmiş olur.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
karolin
Hamdin başındaki EL harf-i ta'riftir.Nasıl umumiyeti ifade ediyor?Yani EL hamdi belirgin hale getirdiği için hususileştiriyor aslında?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Hamd "el" takısı ile nekre iken ma'rife olur yani bilinmeyen iken bilinen hale gelir. Ve hamdin bütün çeşitlerini Allah'ta toplar. Umuma teşmil etmesi bütün canlıların halen ve kalen hamdlerini Allah'ta toplar demektir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
cayci

""El" takısı, kelimenin mânâsını umuma teşmil ettiği için, istiğrak mânâsı verilir. El-i istiğrak veya harf-i ta'rif de denir. Meselâ: Hamd kelimesi herhangi bir hamdi ifâde ettiği halde; el-Hamd dediğimiz zaman her ne kadar hamd varsa, bütün hamd ve senâlar mânâsına gelir." yukarida yazdiginiz bu sozler ya yanlis veya "El-i istigrak'in" bilmedigimiz bir kullanilisi var. Cunki "El" takisi sizinde bildiginiz gibi "Nekre'yi" "Marife"yapar, yani belirsizi belirli hale getirir. yani sadece "hamd" kelimesi olsa belirsiz bir hamd olurki burada istigrak manasi bulunabilir. Fakat "ElHamd" olursa bilinen belirli bir hamd olur.   

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...