Block title
Block content

EMRULLAH DEMİRKAYA (HATTAT)

 

Hicrî l3l0 (l894)'de Kastamonu'da doğdu. l985'te Ramazan'ın 4. günü vefat etti.  Asrımızın sultanı Üstad Bediüzzaman'dan izler, eserler ve hatıralar görebilmek için yine bir zemheri günü yollara düşmüştük. Bu defa menzilimiz canlı bir tarih sayfası olan Kastamonu'ydu

Kastamonu'nun evlerini, dağlarını ve kalesini dolaşırken, yolumuz tarih yadigârı  bir muhterem hattatın hanesine de düştü.

Ahşap evin duvarları müzeydi

Bu asırlık zat, doksan yaşlarında Hattat Emrullah Demirkaya idi.

Tarih dolu köşesinde, samimi bir edâ ile "Hoş geldiniz!" dedikten sonra, baktım az sonra elinde kahve getirip, tutuyordu. Hürmeten ayağa kalkmak istediysek de, razı olmadı, kahveyi elleriyle takdim etti.

Ahşap evinin duvarları bir müzeyi andırıyordu. Renkli boyalar ve fırçalarla kendisini yine çalışırken bulmuştuk. Odanın bütün duvarlarını, dolap kapaklarını rengâ renk boyamış ve üzerine o güzelim İslâm yazısıyla çeşitli âyet, hadis, vecize ve şiirler yazmıştı.

İstediğimiz levhaları fazlasıyla getirirken; "Nasıl olsa durmadan damlıyor, yine damlar, yine yazarım" diyerek tabloları hediye ediyordu. O esnâda mübarek Anadolu'nun sînesindeki böyle bilinmeyen mâneviyat erlerini düşünüyordum. Demek ki, yüz yıllardır Müslüman Türkiye'nin bağrında böyle bilinmeyen mâneviyat yıldızları ışıldayıp duruyormuş. Kim bilir, belki de bu sahipler hürmetine topraklarımız ebediyen "Allah Allah" sesleriyle çınlamaya devam edecektir.

Emrullah Demirkaya l9l5 senesinde asker olduğunu anlatırken, asker ocağında, Enver Paşa'nın Müzika Bölüğünde müzikacı olarak bulunduğunu söylüyordu.

Şimdi uğraştığı ve binlerce esere imzasını attığı hat sanatına alâka ve muhabbeti ise askerlik yıllarında başlamış.

Birgün Müzika Bölüğü, "Medresetü'l-Hattatin" önünden geçerken, orada gördüğü yazılar ve yakın tarihimizin meşhur hattatları dikkatini çekmiş. Bu sanatkârlardan Hattat Hâmid, İsmail Hakkı Altınbezen ve Halim Hoca saydığı başlıca hat ustaları arasındadır. Kendileri de boş zamanlarında hat çalışmalarına başlayarak sanatını böylece ilerletmişti.

Kastamonu'daki köşesinde çalışan bu hat ustası evlâd-ı fatihandandır. Baba ve dedeleri Kırım Türklerindenmiş. Oradan Batı Trakya'ya, oradan da Gümülcine ve Selânik'ten sonra Kastamonu'ya gelip yerleşmişler. Babasının ismi Timurkaya imiş. Soyadı kanunu çıktığı zaman soyadı olarak babasının adını Demirkaya olarak almış.

Zaman nehrindeki takvim dalgaları l936-l942 sayfalarını gösterirken, Kastamonu'ya sürgün olarak gönderilen Üstad Bediüzzaman'ı, her vatanperver ve misafirperver, Müslüman-Türk insanı gibi hattat Emrullah Demirkaya da polis karakolu karşısındaki ufacık bir evde oturan, bu aziz misafiri ziyaret edip, ellerini öpmüştü.

"Bu yadigârını koynumda taşıyacağım"

Sohbet sırasında hattat olduğunu söyleyince, Bediüzzaman bu güzel mesleği nerede ve ne zaman öğrendiğini sorduğu zaman, anlatmış. Üstad: "Maşâallah" diyerek iltifatlar edip, kendisine de bir levha yazmasını söylemiş. Emrullah Demirkaya, "Nasıl bir levha olsun?" deyince, Üstad, "Nasıl olursa olsun!.." demiş.

 Daha sonraki günlerde Hattat Emrullah Demirkaya şu mısraları bir levha yapıp, Üstad Bediüzzaman'a armağan olarak götürmüş:

"Ağlatırsa gam yeme, bendesini Cebbar-ı Hakîm,
"Lûtfuna mazhar düşüp nâgâh bir gün güldürür,

"Bu meseldir 'Tu'ref'ü-l Eşyâü min Ezdâdihâ',
"Pes anun içün, kahrın evvel, lûtfun sonra bildirir."

Bu levhayı ellerine alarak okuyan Üstad Bediüzzaman tebessüm ederek:

"Fesübhanallah kardaşım, sen benim aynen tercüme-i halimi yazmışsın, sen benim tarihçe-i hayatımı bir rübâi ile ifâde etmişsin. Ben artık, senin bu yâdigârını koynumda taşıyacağım."

diyerek hattat Emrullah Efendiye iltifatlar ve dualar etmişti.

Dokuz yıl askerlik vazifesi yapan Hattat Emrullah Efendi, Üstad Bediüzzaman'ı son görüşünü ise şöyle anlatmaktadır:

"l942 senesinde Kastamonu'da ne kadar dindar Nur talebesi varsa toplayıp, karakollarda eziyet ve zulüm ediyorlardı. Bunlarla birlikte Üstad Bediüzzaman'ı da alıp otobüse bindirerek Denizli hapishanesine yolluyorlardı.

"Bu esnada, Kastamonu'nun her tarafına, 'Bu masum insanları idama götürüyorlar.' diye şayia çıkarılmıştı. Etrafa bir korku havası yaymışlardı. Bu korku uzun seneler Kastamonu'da devam etmişti."

Muhtelif zaman aralıkları içinde, çalışmalarımızı devam ettirirken uğradığımız Kastamonu'da; Nura karşı, İslâm'ın nurlarına karşı, geçmiş günlerde yapılan zulüm ve korkunun belirtilerini görüyorduk.

(Son Şahitler kitabının, ikinci cildinden derlenmiştir...)

Paylaş
Yükleniyor...