Block title
Block content

"Ene, kànûndan ziyâde, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyeyi gösteren bir âyinedir. Rûh ise, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyeye âyinedârlıktan ziyâde, cesede âit bir kànûndur." deniyor, bu ifade doğru mudur?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Ruh, insan mahiyetinin özü ve esası olmasından dolayı  her sıfat ve vasıf onun temelinde ve onun ekseninde teşekkül eder ve  varlık sebebini ruha borçludur. Bu manaya işaret etmek için hakiki sıfatlar ruha nispet ediliyor.

Mesela kalp, ruh ile kaim bir duygudur. Yani ruh cevherinin üstünde duran bir latifedir. Böyle olunca kalbe ait sıfatlar dolayısı ile ruha bakar, kalbe nispet edilmesi mecazi ve izafidir. Nasıl bir askere devlet kuvvetine işaret etmek için "ordu gibi kuvvetli" denilir, zira arkasında ordu vardır. Aynı şekilde kalpte şu var, bu var demekte zımni olarak ruha atıf vardır, zira kalbin gücü ve enerjisi ruhtan geliyor, izafi ve hakiki sıfatlar tabirine bu cihetle bakabiliriz. Ene de aynı şekilde ruha nispet edilen ve onun bir işlevi olan vasfıdır, diyebiliriz; ama asla ruh eşittir ene, diyemeyiz.

 Ene farazi ve vehmi benlik ve sahiplik duygusudur. Yani hakikatte olmadığı halde var gibi düşünülen bir sahiplenme, bir kabullenme duygusudur.

Mesela insanın ailesine benim ailem demesi, evine benim evim demesi, vücut ve azlarına benim vücudum ve benim azalarım demesi, buna örnek olarak verilebilir. İşte buradaki "benim" ifadesi enedir. Halbuki hakikat noktasından ne aile, ne ev, ne vücut ve ne de azalar insanın değildir. Hepsinin gerçek sahibi Allah’tır.

Allah insana bu sahiplenme duygusunu mutlak isim ve sıfatlarını kavratmak ve kıyas yapmak için vermiştir. Yani insandaki cüzi ilim, cüzi kudret, cüzi irade, cüzi sahiplenme duygularının hepsi Allah’ın isim ve sıfatına açılan bir pencere gibidir. İnsan bu pencere ile Allah’ın isim ve sıfatlarını kavrar.

Mesela der; "Ben şu küçük hanemin Rabbiyim, Allah ise bütün kainat hanesinin Rabbidir; ben cüzi kudretimle şu evi yaptım, Allah ise sonsuz kudreti ile kainat evini yapıp yarattı; ben cüzi ilmim ile şu kadar şeyleri bilirim, Allah ise sonsuz ilmi ile her şeyi bilir her şeye muttalidir vs..."

İnsan sahip olduğu bu cüzi ve farazi hatlar ile kıyas yaparak Allah’ın sonsuz isim ve sıfatlarını idrak eder. Şayet bu sahiplenme duygusu olmasa idi, insan bu kıyası yapmayacağı için Allah’ın o sonsuz sıfatlarını idrak edemeyecekti.

Ayrıca ruh farazi bir hat ya da itibari bir olgu değil, varlığın en sağlam ve en kuvvetli şekli ve boyutudur. Bu sebeple ruha bedenin bir kanunu demek yerine, "Ruh esas, beden onunla kaimdir." demek daha isabetli olur. Ruh sadece kanundan ibaret değil, hayatı ve şuuru olan ve cesetten başka bütün latife ve hissiyatlara sahip bir varlık formudur. Ene denen farazi hat da ruh temelinde çalışan ve ona bağımlı olan bir olgudur.

 Yukarıda verilen ifadeler zaten zahir ve bilinen meselelerdir. Özet olarak ene ve ruhu aynı imiş gibi değerlendirmek ve ruhu cesede nispet etmek Risale-i Nurların genel felsefesi ile bağdaşmaz.

"Kılıflı rûh ve kılıflı ene, yâni vücûd-i hâricî giydirilmiş rûh ve enenin her ikisi 'müttehidân-ı bizzât, muhtelifân-ı bi’l-i’tibâr'dır.” Bu ifadeler Üstad Hazretlerinin şu ifadeleri ile açıktan çelişiyor:

"İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki, bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani, irade-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekvîniyeye ve o emirden vücud-u hâricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve lâtife-i Rabbâniye olan ruh, onların idaresinde, onların mânevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten uzak, yakın, bir hükmünde; birbirine perde olmaz. İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her cüz'ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ, çok nuraniyet kesb etmişse, herbir cüz'ü ile görebilir ve işitebilir."(1)

"Gayet kat'î bir hads ile belki müşahede ile sabittir ki, ceset ruhla kaimdir. Öyleyse, ruh onunla kaim değildir. Belki ruh binefsihî kaim ve hâkim olduğundan, ceset istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklâliyetine halel vermez."(...)

"Demek, nasıl ki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavânin, daima veya ağleben bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellîsi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekaya mazhar olmak daha ziyade kat'îdir, lâyıktır. Çünkü zîvücuttur, hakikat-i hariciye sahibidir. Hem onlardan daha kavîdir, daha ulvîdir. Çünkü zîşuurdur. Hem onlardan daha daimîdir, daha kıymettardır. Çünkü zîhayattır."(2)

Ene ile ruha müttehidân-ı bizzât demek, ikisi özdeş ve aynı demektir ki, burada ruha zımni olarak izafi ve itibari demiş sayılıyor. Halbuki Üstad Hazretleri yukarıda ruhu tanımlarken, varlığın en hakiki boyutu olarak tanımlıyor. Yani ruhun varlık boyutu cesedinkinden daha salim ve rasih bir boyuttur. Halbuki ene denilen şey, farazi ve itibari bir şeydir, ona vücut vermek şirke kadar gider.

Özet olarak, nakletmiş olduğunuz ibareler yanlış ve hatalıdır. Doğru olanı ise, ruh ayrı ene ayrıdır. Ruh hakiki bir varlık iken ene denilen farazi hat ise itibari bir varlıktır ve ene denilen bu itibari kıyasçık ruh ile kaim bir halettir, dolayısı ile ruhun bir aletidir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Otuz Birinci Pencere.

(2) bk. a.g.e., Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

baybarshan
Bugünkü Ene ve Ruh hakkindaki cevabinizi aldim.Kisacasi diyorsunuz ki Ruh ve Ene ayri nenler.Ama Üstat(r.a.)Isarat Risalesinde diyor ki:{S-Kimsin?Ölsen yine sen misin?Bedenin inhilâli ruhun sahsiyetine tesir etmez mi? C-...Lâkin her senede su menzilhanelerdeki zerrat ,iki muhaceret-i umumî yaptigindan,ene dahi libasini degistirir,yirtilmis Said'i atar,yeni Said'i giyer}.Burada gördüyümüz gibi sual Ruh hakkinda soruluyor ,cevap da Ene ile veriliyor.Demek oluyor ki Ruh ve Ene ayni nen.Saygilar...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

"S - Kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilâli ruhun şahsiyetine tesir etmez mi?"

"C - Ben bu anda, seksen Said'den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil*istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar."

"Şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayy-ı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said'ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim. Öyle de, mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhaceret-i umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said'i atar, yeni Said'i giyer."(1)

Burada enaniyet ile ruh kıyaslanmıyor, bedenin ölmesi ya da değişmesi ruha ya da ruhun kimliğine zarar verir mi, diye soruluyor. Üstad Hazretleri de, "Bedenin ölmesi ya da değişmesi, cevher olan ruha bir zarar vermez." diyor. Ruha "ben" demesi, şahsiyet ve kimlik açısındandır. "Ben" kelimesi burada ruha bir sembol ve levha şeklindedir, yoksa ene ile ruhun özdeşliği söz konusu değildir.

"İnsanın maddi formu ne kadar değişip dönüşse de manevi formu, yani ruhu asla değişip dönüşmez" fikri, bu paragrafın ana temasıdır. Bu paragrafın siyak ve sibakını değerlendirmeden kimlik manasına gelen ben ifadesini ruhla özdeşlik şeklinde anlamak pek mümkün değildir.

Mesela elime, "benim elim" dediğimde, el ben mi oluyor ya da "benim ayağım" dediğimde ayak benlikle aynı mı oluyor; aynı şekilde "benim ruhum" dediğimde ruh ene mi oluyor böyle düşünmek hatalı olur.

(1) bk. İşârât, Kimsin? Ölsen yine sen misin?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...