Block title
Block content

"Esmâ-i İlâhiyenin en cemiyetli âyinesi cismâniyettedir... Mâneviyat ve ruhâniyat âlemlerinin en mütenevvi çekirdekleri yine cismaniyettedir..." Ama Allah cismani değil. Burada çelişki yok mu? Manevi olan Allah, cennette cismani gözle görülebilir mi?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Evvela, cesedimiz Allah’ın birçok isim ve sıfatlarını tartıp tadacak bir kıvam ve mahiyette yaratılmıştır. Ruh bu kapsamlı ve geniş ceset vasıtası ile o lezzetleri tartıp tadabilir. Yani ceset, bir nevi cismani lezzetleri ruha ulaştıran bir iletken gibidir. Ruhsuz ceset nasıl olmaz ise, cesetsiz de ruh eksik ve noksan olur. Bu sebeple ceset ruha ebedi olarak arkadaş tayin edilmiştir.

İkincisi, Allah insanın maddi ve kesif olan nefsini bütün isim ve sıfatlarını tadıp tartacak, duygu ve cihazlar ile donatmıştır. İnsan nefse takılmış olan bu duygu ve cihazlar sayesinde bütün alemler ile irtibat kurup onlar ile alışveriş içine girebiliyor.

Mesela, dil nefsin kesif bir azasıdır, dünya üzerinde bulunan bütün tatları tadar ve tartar bir mahiyettedir. Kulak nefsin kesif bir azasıdır, bütün sesleri ve musiki niteliğinde olan avazları işitir ve zevk alır bir kapsamdadır. Göz nefsin maddi bir azasıdır, kainattaki bütün renkleri ve tonlarını hisseder ve görür bir genişliktedir. Bu sayılan üç aza ve diğerleri kayıtlı ve sınırlı olmayıp kendi sahasındaki bütün sofrayı kuşatabilir bir genişliktedir. Mesela, insanın gözündeki çözünürlük değeri mahlukat içinde en mükemmel ve kuşatıcı bir değerdedir.

Nefse ait diğer maddi, kesif duygu ve cihazları da buna kıyas edebiliriz. Şayet bu duygu ve cihazlar tezekki ederse, yani iman ve hidayetin emrine girip onun gözlüğü ve ışığı ile o alemlere bakarsa, o zaman insanın bu kesif ve maddi ciheti aynı manevi ve latif duyguları gibi keskinlik ve letafet kazanır. Hatta tam nuraniyet kazanmış bir ceset ve nefis, aynı ruh gibi hiffet bulup nurani bir vaziyet alır. Peygamber Efendimiz (asm)'in Miraç'a mübarek bedeni ile çıkması bu manaya işaret eder.

Üçüncüsü, Allah ile insan arasında sadece Sanatkar-sanat, Halık-mahluk ilişkisi bulunuyor. İnsanın cismine konulmuş olan duygu ve cihazlar Allah’ın isim ve sıfatlarını anlama konusunda sadece bir kıyas ve intikal içindir, yoksa -hâşâ- Allah’a ait bir sıfatı aynı ile mikyas etmek için değildir. Mesela, ben cüzi ilmim ile onun külli ilmine kıyas yaparak intikal ederim, ama onun ezeli ilmine bire bir mikyas olamam. Bu sebeple insanın cismine takılan bu farazi kıyas araçlarını Allah ile birebir ilişkilendirmek mümkün değildir. Yani cismani bir kıyas ile cisimden münezzeh olan bir mahiyet anlaşılabilir. Burada bir tenakuz ve çelişki yok.

Dördüncüsü, Allah’a "manevi" demek dar ve kısır bir bakıştır. Allah’ın varlığı varlıkların en sağlam ve en rasih olanıdır. Bizim dilimizde "manevi" tabiri genelde soyut, anlaşılmaz ve varlığı zayıf şeyler için kullanılır.

Daha önce Rü’yet ile ilgili yazdığımız bir cevabı  burada aynen takdim edelim:  

Evvela, Peygamber Efendimiz (asm)'in Miraçta Allah’ı kafa gözü ile gördüğünü, bütün Ehl-i sünnet alimleri ittifak ile kabul etmişlerdir. Dolayısı ile bu fikir sadece Risale-i Nurların değil, bütün İslam alimlerinin ortak bir kabulüdür.

Ehl-i sünnet inancında rüyetüllah yani; Allah’ı görmek caizdir. Ve cennette her mümin insan, Allah’ın rüyetine mazhar olacaktır. Bu fikir de ehlisünnet alimlerince ittifak ile kabul edilen bir fikirdir.

Allah’ın görülmesi ise; kemiyetsiz ve keyfiyetsiz bir şekilde olacaktır. Yani; Allah, boy, en ve yükseklik gibi mekana ve zamana ait özelliklerden münezzeh ve mukaddes olduğu için, belli bir mahal ve belli bir zaman içinde görülmeyecektir. Allah, zamansız ve mekansız bir şekilde, cennet ehline tecelli suretinde görünecektir. Bu şekilde yani kemiyetsiz ve keyfiyetsiz olarak görünmesi, zaman ve mekan kaydı altına girdiği anlamına gelmez.

Batıl müşebbihe ve mücessime mezheplerinin iddia ettiği gibi (haşa) Allah bir kralın halkının huzuruna çıkması gibi, belli bir mekan ve belli bir zamanın kayıtları altında kendini bize göstermeyecektir. Zaten bu da mümkün değildir. Allah zaman ve mekan kaydı olmadan, keyfiyetsiz olarak kendini gösterecektir. Miracı da aynı mantık içinde değerlendirmek gerekiyor.

“Nice yüzler o gün (sürur içinde) ışıldar, parlar; Rabbine nâzır (onun cemâline bakmaktadır)." (Kıyamet, 75/ 22) 

Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin tefsirinde şöyle buyurur:

“Ehl-i sünnet, bu bakışı, rü’yet mânâsıyla anlayarak âhirette mü’minlerin cemâlullahı rüyetini ispat etmişlerdir. ‘lenterani’ye sarılan mutezile bu bakışı intizar mânâsına haml eylemişlerdir. Halbuki gayeye ermeyen intizarın neticesi neşe değil, inkısar-ı hayal ve elem(dir).”

Hazret-i Musa (as)’in Allah’ı görme talebi, Allah’ı görmenin mümkün olduğuna işaret eder. Zira muhal ve imkansız olan bir şeyin, Hazret-i Musa gibi büyük bir peygamber tarafından talep edilmesi mümkün değildir. Demek O, Allah’tan talep ediyor ise, Allah’ı görmek mümkün ve caridir. Hazret-i Musa (as)’in bu talebine, Allah "Lenterani" buyurdu, yani "Sen beni göremezsin.", dedi. Ben katiyetle görülmem demedi. Siz beni kendi imkanlarınızla göremezsiniz; ama ben size kendimi gösterebilirim anlamına geliyor ki, burada da görmenin imkan dahilinde olduğuna işaret vardır.

İlm-i Kelamdaki şu önerme de meseleye işaret eder. Var olan her şey görülür, Allah en yüce varlık olduğuna göre, o zaman O da görülebilir.

Rüyet bahsi ne kadar tafsili olarak zikredilse de, tamamı ile anlaşılacak ve ihata edilecek bir mesele değildir; ama hak olduğu sabittir. Bir şeyin varlığı sabitken mahiyeti idrak edilemeyebilir. Bu meselenin mahiyet ve keyfiyeti de hakkı ile idrak ve ihata edilecek bir mesele değildir. Bu sebeple varlığına dair delilleri tahkik edebiliriz; lakin mahiyet ve keyfiyetinin ne olduğu konusunda fikir yürütmek mümkün değildir. Bizim buradaki bahislerimiz tamamen varlığı ve meşruluğu hakkındadır; yoksa keyfiyet ve mahiyeti hakkında değildir...

"O ancak kendisine vahyolunanı söyler. Onu muazzam kuvvetlere, üstün bir akıl ve dirayete sahip Cebrail öğretti ki, kendisine gerçek suretiyle görünmüştür. O, ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hattâ daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah'ın kuluna vahyetti. Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi onun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki, onu bir kere daha hakikî suretinde, Sidre-i Müntehâda gördü ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Göz ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü."  (Necm, 53/4-18).

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...