Block title
Block content

"Esmâ ve sıfât-ı İlâhiyeyi, şuûn ve ef'âl-i Rabbâniye bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde" ile "birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak bir surette" ifadelerini izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Esmâ ve sıfât-ı İlâhiyeyi, şuûn ve ef'âl-i Rabbâniye  bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde" temsil ediliyor ve Kur’an-ı Kerimin o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef'âli "birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak bir surette" beyan ettiği ders veriliyor.

Üstadımızın örnek olarak verdiği ayet-i kerimeleri de esas alarak bu konuyu biraz açıklar mısınız?

Allah’ın zatını bilmek kendisine mahsustur. İnsan aklı Allah’ın bir mahlukudur ve çok sınırlıdır. Bu sınır, aklın kendi mahiyetini bilemeyişinden başlar, Allah’ın zatını bilememeye kadar uzanır. Üstad'ın ifade ettiği gibi,

“Hakikat-ı mutlaka mukayyet enzar ile ihata edilmez.”

Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır, kayıt altına girmez; sonsuzdur, tecelli etmekle onlarda hiçbir azalma düşünülemez. Ezelidir, evveli yoktur; ebedidir, sonu yoktur. Her mahluk gibi akıl da kayıtlıdır, evveli vardır, bilgisinin son bulacağı ahiri de vardır.

İşte böyle bir akılla, Allah hakkında tahminler yürüten insanlar çoğu zaman sapık yollara düşmüşler, istikametten uzaklaşmışlardır.

Biz, Allah’ın zatını bilemiyoruz, ama bütün kalbimizle inanıyoruz ki, Allah ancak Kur’an'ın tarif ve izah ettiği gibidir.

“ Hiçbir şey Onun misli gibi değildir.”  Yani O, insan elinin yaptığı putlara benzemekten münezzeh olduğu gibi, insan fikrinin mahsulü olan hayalî mabutlara benzemekten de münezzehtir.

Onun bütün sıfatları muhittir, tecellileriyle bütün mahlukatı kaplamışlardır. En büyük gibi en küçük mahluk da Onun eseridir. Hayırları O yarattığı gibi şerleri de yine O yaratmıştır. Melekler de Onun mahlukudurlar, şeytanlar da.

Ve O, her eserini bütün özellikleriyle bilir. Onları bilerek yarattığı gibi, onlarda kendi ilim, irade ve kudretiyle tasarrufta bulunur. Onun birliği ve şerikten münezzeh oluşu da bunu gerektirir.

Allah, “hem Evvel, hem Âhir, hem Zâhir, hem de Bâtın’dır.” Bu Söz'de misal olarak alınan ayetlere bu gözle baktığımızda şunu görüyoruz:

“Allah kişi ile kalbi arasına gider.”(Enfâl, 8/24)

“Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Allah…” (En’âm, 6/95)

“Annelerinizin rahimlerinde size kendi dilediği gibi şekil veren de O’dur.”(Âl-i İmrân, 3/6)

Allah, kişinin bedenini bilerek yarattığı gibi, ondaki bütün icraatları da yine bilerek ve hikmetle yaratır. Onun bu muhit ve sonsuz ilmi, kişinin kalbinden geçenleri de bilmesini gerektirir.

“Allah, kişi ile kalbi arasına girer.”

ayeti bize bu dersi verdiği gibi, bu icraatın benzerlerine de başka ayetler dikkat çekerler. Kişiyi ve kalbini bilen Allah, toprağı ve onun içindeki taneleri de bilir, o taneler Onun birer mucizesidirler. Bu öz ve özet varlıkları çatlatıp açan, tavırdan tavıra geçirerek son şekillerine vardıran da yine Odur.

“O sizi tavırdan tavıra geçirerek (merhale merhale) yaratmıştır.” (Nuh, 71/14)

Allah bu muhit ilmi ile annelerin rahimlerinde ceninleri dilediği gibi şekillendirir. Onların organlarını en hikmetli şekilde tanzim eder. Onları bir safha sonra ayak basacakları dünya hayatına en mükemmel şekilde hazırlar.

İşte bu ayetler Cenab-ı Hakk’ın böyle en gizli ve cüzi şeyleri bildiğini, yarattığını onlarda tasarruf ettiğini nazara verdiği gibi, birçok ayetler de kâinatın en geniş dairelerindeki İlâhî icraatları ders verirler. Üstadımız bunlardan da üç örnek almıştır:

“Gökler Onun (kudret) elinde dürülmüştür.” (Zümer, 39/67)

“Gökleri ve yeri altı günde yarattı.” (Hûd, 11/7)

“Güneşi ve ayı da emrine boyun eğdirdi.” (Ra’d, 13/2)

İşte bütün Kur’an'ı bu nazarla incelediğimizde görürüz ki, ayetlerde haber verilen İlahi icraatların tümü Allah’a layıktır, en güzel ve en mükemmel şekildedirler ve aralarında çok yakın ilgiler vardır. Ve o gaybi ağacın kökü, gövdesi, dalları, yaprakları ve çiçekleri arasındaki harika ve muntazam ilgi, bütün İlahi icraatlarda, bütün esma tecellilerinde de en ileri derecesiyle kendini gösterir. Kur’an'da birbirine ters düşen hiçbir İlahi sıfat, isim, fiil ve şe’n görülemez.

Bunun en açık delili şudur:

Kur’an, Allah’ın bir olduğunu, şeriki ve naziri olmadığını öncelikle ders verdiği gibi, bütün Kur’an ayetleri de bunu desteklerler. Tevhid inancına zıt düşen bir tek ayet bulunmaz.

Fatiha sûresinde ders verildiği gibi, “Bütün hamd ve sena Allah’a mahsustur.”, “Allah Rabbül âlemindir.”, “Din gününün yegane sahibi Odur.”, “Ancak Ona ibadet edilir ve ancak Ondan yardım dilenir.”

Fatiha suresinde nazara verilen bu farklı tevhit derslerine Kur’an'ın tümünde devam edilir: Bu ilahi mesajlardan bir kaçı:

"O her şeye kadirdir.

Semavat , arz ve içindekiler Onu tespih ederler.

O dilemedikçe kimse bir şey dileyemez.

Allah hidayeti dilediğine verir.

Allah bütün âlemlerden ganidir.

Allah Samed’dir (Her şey Ona muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir.)"

Bütün bunlar Allah’ın Vahid, Ehad, Ferd isimlerinin gereğidirler ve aralarında yakın ilgi vardır.

Allah’ın Âdil olduğunu ifade eden birçok ayet-i kerime de birbiriyle ilgili olduğu gibi, tevhitle ilgili olarak arz ettiğimiz bu ayetlerle de ilgilidirler. O, bütün mülkün yegâne maliki olmakla birlikte bütün icraatları hikmet ve adalet üzeredir.

Bu konudaki ayetlerden aldığımız birkaç dersi takdim edelim:

"Allah, kullarına çok merhametlidir.

Bütün günahları affeder.

Kimseye kıl kadar zulmetmez.

Kulunun hakkını zalimden almakta  ise Müntakim’dir.

İlahlık taslayan Firavun’u bile hemen kahretmeyip ona tebliğde bulunmaları için iki peygamberini gönderecek kadar da Halim’dir."

Sadece birkaç örnek vermekle yetineceğimiz bu “sıfat, esma, şuunat ilişkileri” Kur’an'ın tümüne yayılmıştır ve aralarında tam bir münasebet vardır, hiçbir tezat eseri görülmez.

“ …Kur'an-ı Hakîm'in ulviyetine en sadık bir delil ve hakkaniyetine en zahir bir bürhan ve i'cazına en kavî bir alâmet şudur ki: Kur'an, bütün aksam-ı tevhidin bütün meratibini, bütün levazımatıyla muhafaza ederek beyan edip müvazenesini bozmamış, muhafaza etmiş. Hem bütün hakaik-i âliye-i İlahiyenin müvazenesini muhafaza etmiş. Hem bütün esma-i hüsnanın iktiza ettikleri ahkâmları cem'etmiş, o ahkâmın tenasübünü muhafaza etmiş. Hem rububiyet ve uluhiyetin şuunatını kemal-i müvazene ile cem'etmiştir.” (Sözler, Yirmi Beşinci Söz)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...