Block title
Block content

"Eşyanın yaratılışında ve masnuatın san’atındaki lâtif incelik ve nazenin güzellikleri temâşâ ile tenzih makamında, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni-i Zülcemâllerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler." İradeyle olmuyor mu muhabbet; nasıl vazife oluyor?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İbadet nasıl hem bir vazife hem de irade meselesi ise, aynı şekilde Allah’ın cemaline olan aşk ve muhabbet de hem bir vazife hem de irade meselesidir. Yani İlahi muhabbet insanın iradesine taalluk eden bir vazifedir. Bir şeyin vazife olması iradeyi iptal etmez. Hatta vazife iradeyi anlamlı kılar.

Zira birisi emreder vazife olur, diğeri de o emre iradesi ile itaat eder abd olur. Ya da aynı iradesi ile itaat etmez asi olur. Şayet emir ve vazife olmasa idi, irade atıl kalıp işlemezdi. Din ve peygamberlerin gelmesi insanın iradesini anlamlı ve işler kılmak içindir.

Allah insana kendi cemal ve kemalini sevecek ve fani güzelliklerle tatmin olmayacak genişlikte ve keskinlikte bir kalp vermiştir. İnsanın bu geniş kalbi ancak ebedi ve solmayan bir güzellik ile tatmin olabilir.

Oysa kainatın ve içindeki bütün güzelliklerin üzerinde fena ve fanilik damgası vardır. Sevdiğimiz  o güzellik, ya eskir ya pörsür ya da bize karşılık vermez, verse de bizim meftun olduğumuz o  güzellik çabuk söner. Demek bize verilen bu kalp o fena ve fani güzellikler için değil, ebedi ve solmayan bir güzelliği sevmek için tahsis edilmiştir.

 Biz suistimal edip Allah’a tahsis edilmiş kalbimizi fani mahlukata tevcih edersek, bunun tokadını hem burada hem ahirette yeriz. Kalbimizdeki bu hastalığı tedavi etmenin yolu ise, iman ve tefekkür üzerinde yoğunlaşıp o güzellikler üzerinde fanilik damgalarını okuyarak, sevgi ve aşkımızı gerçek sahibine tevdi etmektir.

 Kainatta aşka sebep olan üç faktör vardır. Bunlar cemal, kemal ve ihsandır. İnsan bu sebeplerden dolayı aşık olur, ya da birisini sever. Halbuki kainattaki bütün güzellikler, mükemmellikler, ikram ve ihsanların membaı ve esası Allah’ın isim ve sıfatlarıdır.

Kainattaki bütün güzellikleri toplasak Allah’ın cemali yanında okyanustan bir damla mesabesinde kalır, üstelik bu güzellik ebedidir. Öyle ise neden damla ile oyalanıp acı ve elem çekelim, asıl güzellik kaynağına kalbimizi tevcih edip tatmin olmak varken.

Mesela çok susamış bir adam düşünelim. Ağzı susuzluktan kavrulur bir vaziyette iken, bir baraja rast gelir, barajın bendinin bu tarafında, toprak üzerinde az bir ıslaklık var, ama arkasında ise nezih ve leziz büyük bir gölet var. Şu şaşkın adam kavrulmuş ağzını toprak üzerindeki ıslaklığa dayamış kanmaya çalışıyor. Halbuki arkasında büyük bir gölet var. İşte biz de, sonsuz güzellik sahibi Allah varken, gidip ıslaklık mesabesindeki fani ve adi güzelliklere kalp dudağımızı yapıştırıp kanmaya çalışıyoruz. Üstelik o güzellikler Allah’ın güzelliğinden zaif ve çok perdelerden geçmiş bir sızıntısı konumundalar. Biz nazarımızı ve kalbimizi o mecazi sevgiliden hakiki sevgiliye, yani Allah’a çevirirsek, hem o beladan kurtuluruz, hem de gerçek güzelliği bulmuş oluruz. 

Özet olarak, Allah insana ancak kendi ile meşgul olup, onun ile tatmin olabilecek mahiyette bir kalp vermiştir. Bu sebeple kalbin Allah’tan başka şeyler ile meşgul olup, onlara aşık olması zaten doğru olan bir şey değildir. Kalbin fani olan mahluklara aşık olması kalbin manevi bir hastalığıdır. Zira Allah kalbi insana sadece kendisini sevmemiz için tahsis etmiştir. Biz bu tahsise ihanet ederek, farklı şeylere aşık olursak, elbette bu Allah katında makbul ve caiz olmaz. Muhabbet-i İlahi ne kadar da vazife-i insaniye de olsa, iradeye bakıyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...