"Evet, çünkü hakikatte hakikî kemâl-i etem öyledir. İşte, şu esrarın hikmeti şudur ki:.." devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, çünkü hakikatte hakikî kemâl-i etem öyledir. İşte, şu esrarın hikmeti şudur ki:"

"İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir. Lâkin, iktidarı cüz'î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde, binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharrî eder. Onun için, hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor; bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor; bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor."

"Hem esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor; bazı mazhar olan zat, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz'iyet, ve zılliyet ve asliyet itibarıyla, cilve-i esmâ başka başka suret alıyor; bazı istidat cüz'iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazan bir isim galip oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor; o istidatta onun hükmü hükümran oluyor. İşte, şu derin sırra ve şu geniş hikmete, esrarlı, geniş ve hakikatle bir derece karışık bir temsille bazı işaretler ederiz."(1)

Burada çoğu insanın, Allah’ın isimlerine mükemmel bir ayna ve tam bir mazhar olamamasının ve imanın bütün rükünlerini kemaliyle idrak edememesinin sebepleri izah ediliyor.

Evliyânın hepsi imanın altı rüknüne yakinen inandıkları gibi bu rükünlerin teferruâtında da yine ittifak etmişlerdir. Mesela, hepsi kitaplara imanda ittifak etikleri gibi Kur’ânın her bir âyetine, her bir hükmüne inanma konusunda da, yine ittifak hâlindedirler.

Hiçbir veli, keşfine dayanarak bunların aksini söylememiştir. Zaten hakikate muhâlif bir iddiaya keşif denilmez.

Nûr Külliyatı’nda en büyük gayesi “tahkikî iman sahibi olmak ve cennete layık bir kıymete ermek” olan insanın, bu gayesine ulaşması noktasında çok hakikat dersleri verilmiştir.

Sadece bir kaçını hatırlayalım:

"Tevhîd ve vahdette cemâl-i İlâhî ve kemâl-iRabbânî tezahür eder. Eğer vahdet olmazsa, o hazîne-i ezeliye gizli kalır.” (Şuâlar)

Ve keza, şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuurî oldukları hâlde, şuurun taallûk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni-i Zîşuuûrdur. (Mesnevî-i Nûriye)

Hakîkate ulaşmanın usullerinde biri de keşif ve müşâhededir. “Herkes ayinesinin müşâhedesine tabidir.” kaidesince, her veli, kendi kalb ayinesinde mazhar olduğu esmâya tâbidir. Yani hangi isme daha ileri derecede mazhar olmuşsa hakikatleri o mazhariyetin ışığında değerlendirir.

Bir cismin gerçek boyuna “hakikat” dersek, bu hakîkat içbükey ve dışbükey aynalarda farklılık gösterir.

Üstad hazretleri İnsan Penceresi’nin son kısmında, Hayâtta hissiyat sûretinde kaynayan memzuç nakışlar, pek çok esmâ ve şuûnât-ı zâtiyeye işâret eder..." buyurur. İnsanların simâları gibi ruhları da birbirinin aynı değildir. Bütün ruhlarda aynı manevî nakışlar bulunmakla birlikte, bazı ruhlarda zekâ, bazılarında hafıza, bir kısmında ümit, bir kısmında korku, bazılarında belli bir sanata meyil daha fazla olabilmektedir. İşte bu değişik hissiyatların farklı şekilde isti’mâl edilmeleriyle de insanlarda farklı esmâ tecelli etmekte ve aynı hakîkat, kişinin iç âleminin rengine boyanmakla ve değişik şekillerde ifâde edilebilmektedir.

Bu hakîkat, bu Dal’ın tamamında Zühre, Katre, Reşha misâlleriyle işlenmiştir. Ve Üstadımız bu misâlin “hakikate dar geldiğini” de bilhassa beyân etmiştir. Bu darlık, kişilerin kabiliyetlerinin bütün hakikatleri kemâliyle anlamalarına kâfi gelmediğini ifâde eder.

Berzah yani perdelerin çokluğu hepsinin ihata edilmesini mümkün kılmaz. İnsanın binlerce hissiyatı ve arzusu, berzahlarda dolaşır, çok kimse bu perdelerde takılıp kalıyor, bir diğerine intikal edemiyor. Bu berzahlar; Allah’ın her bir isminin galiben tecelli ettiği bir alandır. Tecelli eden bütün isimleri okumak için küllî bir nazar lazımdır ki, buna herkes muvaffak olamaz.

Diğer bir sebep ise; mazhar olunan ismin cüz’iyet ve külliyet mertebesidir. İnsan bu isimlerin belki cüz’isine mazhar olabiliyor; lâkin külliyet makamına geçmesi çok zor oluyor. Bu da imanın inkişafındaki mertebelerden kaynaklanıyor. Cenâb-ı Hakk’ın sadece Vücud sıfatına hasr-ı nazar eden vahdet-i vücutçular, diğer sıfatlara kemal manada intikal edemiyorlar.

Peygamber Efendimiz (asm) ve onun nurlu meyveleri olan sahabe efendilerimiz, küllî bir nazarla isim ve sıfatların tecellilerini kemaliyle okumuşlardır. Sair meslek ve meşreplerin eksik ve noksanlıkları bu meslekte görülmüyor. Sahabe mesleğinde giden zâtların ekserisi de bu hakikate mazhar olmuşlardır.

(1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan
Veli bir zatın bütün kabiliyetlerinin mükemmel olması gerekir gibi bir hataya düşüyorum ben galiba.Halbuki izah ettiğiniz gibi bu mükemmellik sadece Peygamber efendimizde var.Bütün Esmaya mazhar olmak peygamberlere mi nasip oluyor yani?Vedüd ismine mazhar olan bir ehl-i tasavvuf un diğer isimlere geçememesi yada cüz i mazhar olmasını da anlayamıyorum.?Risale-i Nur un çok şükür bize verdiği geniş bakış açısı bu durumu doğuruyor galiba! Allah razı olsun. Hayırlı cumalar.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...