"Evet; hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için, zaruret derecesinde olmak şartiyle, bazı umûr-u diniyeyi terkeder." Hayat-ı içtimaiye noktasından izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Dinin emir ve yasaklarının tatbiki halinde, insanın hayatı ya da herhangi bir uzvu tehlike içine girecek ise, dinin emir ya da yasaklarını terk etmeye ruhsat vardır.

Mesela; birisi silahı başına dayayıp, öğle namazını kılmayacaksın, şayet kılarsan seni öldürürüm ya da herhangi bir azanı keserim dese ve bunda ciddi olsa, o zaman namazı terk etmeye ruhsat vardır. Yani insan kendini muhafaza etmek için, o ibadeti terk edebilir.

Ölüm ve azaların kaybı dışında hiçbir şey, dinin terk edilmesine gerekçe olamaz. İslam’ın zaruret dediği şey; ölüm ve azaların kaybı riskidir. Yoksa dünyanın adi ve basit sebepleri ve gerekçeleri, dinin terkinde gerekçe ve ruhsat olamaz, yani zaruret sınıfına dahil olmaz. Ama maalesef, dünyanın değil böyle hayati konularını, adi ve basit şeyleri için bile, din kolayca feda edilebiliyor. Bu da imanın zaafından gelen bir haldir, çaresi tahkiki imanı elde etmektir. Elhamdülilah Risale-i Nurlar bu zamanda bu tahkiki iman dersini veriyor.

Ruhsat-ı şeriye: Dinin, bazı şart ve durumlarda, harama belli ölçüde müsâade etmesidir. Mesela, açlıktan ölmek üzere olan bir adamın, ölmemek için haram olan bir gıdayı alması örnek verilebilir. Domuz eti gibi. Ancak, ölmeyecek kadar yemek şartıyla yiyebilir. Doyacak kadar değildir..

İşte bu bir zarurettir. Fakat bu zaruret tanımı farklı şekillerde yorumlanmak suretiyle, benim durumum da bir zarurettir deyip İslam'ın emirlerini terk etmek isteyenlere, Üstad bir ölçü vermektedir. Şöyle ki; "Fakat, yalnız bir ihtiyâca binâen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur..."(1) Demek ölçü, "Hayatın tehlikeye girmesidir." Bunun dışındaki gerekçeler, harama girmeye bir gerekçe teşkil etmez, denmektedir.

İnsanın dünyevi hayatı, ölüm veya sakat kalma (bir uzvunu kaybetme) riski ile karşı karşıya ise, o zaman insan sırf hayatını ve uzvunu kurtarmak için, dinin farzlarını terk edebilir, İslam buna ruhsat vermiştir. Yalnız bu bir ruhsattır, aynı şahıs azimet gösterip dinin emirlerini feda etmez ise; şehit ya da gazi olur.

Ölüm ve sakat kalmanın dışında hiçbir şart ve durum, dinin farzlarını terk ettiremez. Etse büyük bir günaha girmiş olur. Yani hayati tehlikenin dışındaki bütün durumlar, lüzumsuz kapsamına girer ki; en küçük bir korku ve telaştan dolayı, insanın dinin emirlerini terk etmesi asla ve kat'a caiz olmaz.

Mesela birisi, işten atılırım korkusu ile farz olan namazı terk etse; büyük bir günaha girmiş olur. Bu korku namazın terki için yeterli ve meşru bir korku değildir. Ama aynı kişinin kafasına silah dayasalar ve namaz kılarsan seni kesinlikle öldürürüm deseler, o zaman o kişi namazı terk edebilir, buna İslam ruhsat veriyor. Bu bir uzvun kaybı için de geçerlidir. Yani namaz kılarsan dilini keserim dese; yine namazı terk etmeye ruhsat vardır. Bunun dışında hiçbir şart ve koşulda farz ibadetler terk edilemez.

İçtimai hayatın prensipleri ve gerekleri de aynı diğer şartlar gibidir. Birisinin kalkıp da; bizim muhitte herkes açık saçık dolaşıyor, ben de tesettüre girmesem olur, demesi; dalaletten başka bir şey değildir. Yani dinin zaruri emir ve yasakları, asla toplumsal baskı ve gereklere feda edilemez, edilse dalalet ve hıyanet olur.

(1) bk. Kastamonu Lahikası, (70. Mektup)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...