"Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir."

"Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-ı etemme yol açar."(1)

İhlası kazanmak ve muhafaza etmek için kullanılacak en tesirli yol, ölümü çokça hatırlamak ve ahirete hazırlık yapmaktır. Ehl-i kemal olan zâtlar, ölümü hatırlama ameliyesini çokça yaparak, günahlardan ve sebeplere bağlanmaktan kurtulmuş, sadece bir olan Allah'a bağlanmışlardır. Üstadımız da ehl-i hakikate yakışan rabıta-i mevtin yani ölümü hatırlamanın nasıl olacağını bize bildirmiştir.

Evet, insan şu dünya hayatında ne kadar yaşarsa yaşasın, hepsi gelip geçicidir. Köşklerde ve saraylar da otursa, en büyük makamlara da çıksa, büyük bir servet sahibi de olsa, her istediğini yiyip giyse de en sonunda yüzleşeceği tek hakikat ölüm olacaktır.

Ölüm hakikati, sadece insana mahsus olmayıp, aynı zamanda bütün insanlığın ve dünyanın da tadacağı bir gerçektir. İnsan ortalama altmış, yetmiş yıl yaşar ve ölür. İnsanlık ortalama on bin yıl yaşar ve ölür. Canlılar tür olarak binlerce yıl yaşar ve ölür. Kâinat milyonlarca yıl yaşar, ama nihayetinde o da kıyamet ile ölür. Yani şu içinde yaşadığımız hayatta ölümün pençesinden kurtulacak kaçacak hiçbir mahlûk yoktur.

İnsan hiçbir hastalık ya da kaza geçirmese bile, belli bir yaştan sonra ömrü biter ve ölür. Bu, kâinat için de cari bir kanundur. Kâinat tekâmül kanununa tâbi olduğuna göre bir gün ölümü tadacağı muhakkaktır. Ancak bunun zamanı hakkında kesin olarak bir şey söylemek mümkün değildir.

Bu durumda insan, hem kendi ölümünü hem bütün canlıların ölümünü hem de dünyanın ölümünü düşünüp, fani olan hiçbir şeyi esas gaye ve asıl maksat edinmemeli, kalbini bu ölüme mahkûm varlıklara bağlamamalıdır.

İnsanın asıl gayesi ve esas maksadı, salih amel ve ihlas ile Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Zira nefis adına yaşanan şeyler ölümle silinip gidiyor. Nefsanî yaşayış ahiret hayatında bir fayda sağlamadığı gibi, insanın beline büyük bir hesap ve azap ağırlığını da yüklüyor.

(1) bk. Lem'alar, Yirmi Birinci Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Ender56

"İhlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi" tûl-i emel ve  tûl-i emelin riyâya ve dünyaya sevketmesi nedir biraz açıklar mısınız?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Tûl-i emel, amacı, gayesi, hedefi dünya ve dünya menfaatleri olması anlamına geliyor. Bu durumda insanın kalbinde birinci sıra birinci hedef dünya olacağı için diğer bütün argüman ve vasıtalar  buna alet olup bu amaca uygun sevk ve idare edilir. Mesela böyle birisinin niyetinde din dünya menfaatini elde etmekte sadece bir araç bir vesiledir. Namaz dünyevi işlerin açılmasında ve yolunda gitmesinde bir argüman bir araçtır. Oruç bedenin sihhati için tutulur zekat malı korumak için verilir vesaire. Hepsinde birinci öncelik dünyalıktır. 

Tul-i emel; hırs, açgözlülük, tama, bitmez tükenmez hırs ve arzu anlamlarına da geliyor. Bu duyguyu besleyen iki temel nokta var. Birisi; iman zayıflığı ve imanın taklidi olması, diğeri ise; yine buna bağlı olarak dünya sevgisidir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...