Block title
Block content

"Evet, in’ikâs sırrıyla, üç şeyin hüsnü içtima ederse, beş olur. Beş içtima ederse on olur. On içtima ederse kırk olur. Çünkü herşeyde bir nevi in’ikâs ve bir nevi temessül vardır." cümlesini açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur'an’ı mucize kılan husus; ayetlerdeki kelime ve cümlelerin birbiri ile olan alaka ve ilişkileridir. Bir ayeti ayna olarak düşünürsek, sair ayetlerin nükte ve ince manaları bu aynada yansır ve görünür. O ayetteki nükte ve mana ile bir çeşit kuvvet birliği sağlarlar. İşte insanları taklitten aciz bırakan husus, ayetlerin biribirleri ile olan kuvvetli alaka ve münasebetleridir.

Üstat bu manayı, bir binanın taşlarının biribirleri ile olan uyum ve yardımlaşmasına  benzetiyor. “Birlikten kuvvet doğar” atasözü gibi, ayetlerin nüktelerinin içtimasından da i’caz doğar demektir.

İn’ikas ve temessül; bir şeyin aynı ile başka bir şeyde yansıması demektir. Mesela bir mum etrafında halka şeklinde on adet ayna bulunsa, her bir aynada mum temessül eder. Yani aynı vasıfları ile o aynaların içinde bulunur. Bir tek mum iken, on mum olur. Temessülün yansımadan bir farkı, temessül yansıdığı yerde bütün vasıfları ile yansır. Yansımada ise sadece zahir görüntü olarak yansır.

Mesela o mum yerinde bir insan olsa, bu insan on aynada da görünse bu görünme çeşitlerinden, yansımada sadece görüntü olarak ayna içinde vardır. Ama temessül etmiş olsa, bizzat asıl şahsı itibari ile o aynalar yanında ve içinde  bulunur. Bir insan iken, on insan olur.

İşte Kur'an sureleri ve ayetleri biribirlerinde temessül ederken, aynı ve bütün mana ve nükteleri ile yansıdığı ayetin arkasında bulunur.

Mesela, İhlas suresi bir aynadır. Yüz tane kendine ait latif nüktesi var. Yasin suresi de bir aynadır ve kendine ait bin nüktesi vardır. Şimdi Yasin suresi İhlas suresinde temessül ederse, yani aynı ile oraya intikal ederse, kubbeli bina taşlarının yardımlaşması gibi biribiri ile yardımlaşırsa, İhlas suresi bir anda bin yüz latif nükteli bir sure hükmüne geçer ve taklidi kabil olmayan bir hale dönüşür.

***

Sualdeki içtima eden hüsünlerin adetlerinde ve inikaslarındaki kaideye uymayan rakamların hikmeti şöyle olabilir.

Hüsnün adedi ve keyfiyeti farklı olduğundan, içtimalarının adetleri ve keyfiyetleri de farklıdır.

Rakamlardaki toplama, çıkarma, çarpma ve bölme gibi standart özellikler, mana ve muhteva için geçerli değildir.

Çünkü; maddi olan şeylerin içtimaları belli bir kaideye tabiidir. Hüsün, mana, kemal, kuvvet gibi mefhumların adetleri ve mahiyetleri farklılaştıkça neticeleri de farklı çıkar.

Kemal, güzellik, kuvvet ve hüsün gibi özellikler nisbidir. Sabit bir özellikleri yoktur. Bu sebeple, iki hüsnün bir araya gelmesi; bazen üç, bazen de yirmi hüsün olabilir.

Mesela; ikişer insan bir araya gelir ise dört insan olur. Eğer bu insanların hüsünleri veya kuvvetleri bir araya gelirse; bu rakam dört değil, otuz veya yüz hüsün ve kuvvet olabilir. Eğer bu insanlardan biri Hz Yusuf (a.s) olursa; bu hüsün kıymet itibariyle belki bin ve milyon hüsün denilebilir.

Mesela; dört insanın kuvveti bir araya gelirse, kırk kuvvet olabilir. Ancak bu insanlar Herkül-ü Yunani ve Rüstem-i Sistani kıymetinde ve kuvvetinde olsa; kuvvetlerinin içtimaı kırk değil belki kırk bindir.

Demek ki rakamların artışı matematiksel anlamda değil, çokluktan kinaye anlamınadır.

Kur-an’ı Kerim’in icazında; her bir cümlenin, kelimenin, harfin hatta bir sükunun dahi kendi çapında icaza, verdiği manevi bir güç ve hüsün vardır. Bunların tamamı külli bir hüsnü, kuvveti, ve icazı oluşturur. Buna binaen her bir harfin, her bir kelimenin veya her bir cümlenin, hüsne ve icaza verdiği kuvvet standart olmayıp, farklı farklı olduğundan, neticeleri de farklı çıkar. Sualdeki “inikas sırrıyla, üç şeyin hüsnü beş olur. Beş içtima etse on olur. On içtima ederse kırk olur.” ifadesi; içtima eden hüsün ve güzelliğin mahiyet farkından ileri gelmektedir.

Biz, mahiyetlerin değerini test edemediğimizden, neticelerini de rakamsal olarak net ifade edemeyiz.

Bu sebeple üçün beş, beşin on, onun kırk olması çokluktan kinayedir. Matematiksel izahına zorlanmak uygun olmaz.

Bir taş taşlığıyla beraber, teavün hüsnünü, ustanın eliyle ikmal etse ve bir kubbede vazife alsa artık o taşın hüsnü küllileşerek kubbenin hüsnü olarak tezahür eder. Taş kubbe ile eş değer olur. Aynen bunun gibi; Kur-an’ın hüsnüne kuvvet veren bir harf, külli manada hüsnün icazını kuvvetlendirdiğinden bazen bir kelime veya bir harf Kur’an hükmüne geçer. Onu oraya koymak ve yerleştirmek bütün Kur’an’ı bilmek ile mümkündür. Kubbedeki taşların biri çekildiğinde diğerleri yıkıldığı gibi; veya biri yerine yerleştirildiğinde kubbeyi muhafaza ettiği gibi; Cenab-ı Hak’ta Kur‘an’a öyle bir icaz hüsnü koymuş ki; bir ayet çekilse diğer ayetlerde gelir. Bir ayeti oraya yerleştirmek, bütün Kur‘an’ı ihatayla mümkündür.

Bu sebeple Kur‘an, muhaliflerinden bir ayet dahi olsa, misil istiyor. Eğer onlar bir ayetin mislini getirselerdi, Kur‘an davasından vazgeçecekti. Yani bir taş yerinden çıktığında, kubbeyi yıktığı gibi; Kur‘an da davasından vazgeçip çekilecekti.

O halde Kur‘an; külliyetiyle ve cüziyetiyle misil ve benzer kabul etmez bir külldür.

Bütün kelimatın ve hurufatın bir araya gelmesinden teşekkül eden Kur‘an’ın külli hüsnü ilahi bir mucize olup, rakamsal ifadeyle güzelliğini takdir mümkün değildir. Buna binaen beşer i’caz noktasında acze düşmüştür.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...