Block title
Block content

"Evet, Kur’an der ki: 'Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup denizler mürekkep olsa, Cenab-ı Hakkın kelimâtını yazsalar, bitiremezler.' " cümlesini izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Mezkûr ayet-i kerime, yani “Ağaçlar kalem olup denizler mürekkep olsa Cenab-ı Hakk’ın kelimeleri yazılmakla bitmez” ifadesini Üstad Hazretleri Yirmi Ekizinci Lem’ada izah etmiş ve mezkûr ayet-i kerimeye mükemmel bir tefsir yazmıştır. Bu izahı Yirmi Sekizinci Lem’adan iktibas ederek buraya aynen kaydediyoruz:

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا

“De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, hatta bir o kadarını daha getirip ilave etsek, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.”(Kehf, 18/109)

"Şu ayet-i azime çok büyük ve çok âli ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyan etmek için koca bir cilt kitap yazmak lâzım gelir. Onun o kıymettar cevâhirini başka zamana tâliken, şimdilik yalnız birkaç gün evvel tahattur-u hakaik noktasında, benim için ehemmiyetli bir zaman olan namaz tesbihatında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuâı göründü. O zamanda kaydedemedik; gittikçe tebâud ediyordu. Bütün bütün kaybolmadan evvel o nüktenin bir cilvesini avlamak için, etrafında dairevâri birkaç kelime söyleyeceğiz."

"BİRİNCİ KELİME: Kelâm-ı Ezeli, ilim, kudret gibi bir sıfat-ı İlâhiye olduğu cihetle, gayr-ı mütenahidir. Nihayetsiz olan bir şeye denizler mürekkep olsa, elbette bitiremez."

"İKİNCİ KELİME: Bir zatın vücudunu ihsas eden en zahir, en kuvvetli eser, tekellümüdür. Bir zatın kelamını işitmek, bin delil kadar vücudunu, belki şuhud derecesinde ispat ettiği nokta-i nazarda, bu ayet-i kerime mana-yı işarisiyle diyor ki: 'Rabb-i Zülcelâlin vücudunu gösteren kelam-ı İlahinin adedini, denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa, yazsalar, bitiremezler. Yani bir zatın böyle bir kelamı, vücuduna şuhud derecesinde delalet ettiğine bedel; Zat-ı Ehad-ı Samede, kelamın mütekellime delaleti ve ihsası gibi had ve hesaba gelmeyen hadsizdir ki, umum denizlerin suyu mürekkep olsa, yazmasına kifayet etmez.' demektir."

"ÜÇÜNCÜ KELİME: Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan hakaik-ı imaniyeyi umum tabakat-ı beşere ders verdiği için, tesbit ve tahkik ve ikna etmek hikmetiyle, bir hakikati zahiren tekrar ettiği için, ehl-i ilim ve ehl-i kitap bulunan o zaman ulema-i Yehûd, Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmîliğine ve kıllet-i ilmine gayet haksız bir taarruz ettiklerine manen bir cevaptır. Şöyle ki:"

"Âyet-i kerîme der: “Tahkik ve ikna gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı faydalar nokta-i nazarında çok müteaddit neticeleri bulunan bir hakikati, umumun, bilhassa avamın kalbinde yerleştirmek için, erkân-ı imaniye gibi her bir meselesi bin mesail kıymetinde ve binler hakaiki tazammun eden meseleleri ayrı ayrı, mûcizâne tarzlarda tekrarını, hasr-ı kelamî ve kusur-u zihnî ve sermayenin noksaniyetinden değildir. Belki hadsiz, nihayetsiz hazine-i ezeliye-i kelam-ı İlahiden alınan ve alem-i gayb hesabına alem-i şehadete müteveccih olup, cin, ins, ruh, melekle konuşan ve her ferdin kulağında tanînendâz olan Kur’an’ın menbaı bulunan Kelam-ı Ezelinin kelimatını saymak için denizler mürekkep olsa, zîşuurlar katip, nebatatlar kalem, belki zerratlar kalem ucu olsalar, yine bitiremezler. Çünkü bunlar mütenahi, o ise nihayetsizdir.”

"DÖRDÜNCÜ KELİME: Malumdur ki, umulmadık bir şeyden kelamın sudûru, kelamı ehemmiyetleştirir; kendini dinlettiriyor. Hususen cevv-i sema ve bulutlar gibi büyük cirmlerde tekellümvâri sadâlar dahi ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususen dağ cesametinde bir fonografın nağamâtı daha fazla kulağın nazar-ı dikkatini celb eder. Hususen semavat tabakalarını plaklar ittihaz edip küre-i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadayı semavî-i Kur’anîyi, radyo kuvvetiyle, zerrat-ı havaiye o hurûfata âhize ve nâkıle oldukları gibi, elbette bu kudsi hurufat-ı Kur’aniyeye birer ayine, birer lisan, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur’an-ı Hakîmin hurûfâtının ne derece ehemmiyetli, kıymetli, hâsiyetli, hayattar olduğuna işareten, ayet mana-yı işarîsiyle diyor ki: “Kelamullah olan Kur’an o kadar hayattar ve kıymettardır ki, onu dinleyen, işiten kulakların adedi ve o kulaklara giren o kudsi kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkep ve melâike katip ve zerreler noktalar ve nebatlar ve kıllar kalemler olsa, bitiremezler.”

Evet, bitiremezler. Çünkü Cenab-ı Hak beşerin zayıf, ruhsuz kelamının adedini havada milyonlar kadar teksir etse, elbette arz ve semavatın Padişah-ı Bîmisâlinin arz ve semavata bakan ve arz ve semavatta umum zîşuurlara hitab eden kelamının her bir kelimesi zerrat-ı havâiye adedince kelimeler olur.

BEŞİNCİ KELİME: İki harftir.

Birinci Harf: Nasıl ki sıfat-ı Kelamın kelimeleri var. Öyle de kudretin de mücessem kelimeleri var; ilmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki, bütün mevcudattır. Hususen zîhayatlar, hususen küçük mahlûklar, her biri birer kelime-i Rabbâniyedir ki Mütekellim-i Ezelîye, kelamdan daha kuvvetli bir surette işaret eder. Ve onların adedini, denizler mürekkep olsa bitiremezler, demek olduğu manasına dahi şu ayet-i kerime remzen bakıyor.

İkinci Harf: Bütün melâikelere ve insanlara, hatta hayvanlara gelen umum ilhamlar, bir nevi kelâm-ı İlâhîdir. Bu kelâmın kelimâtı elbette gayr-ı mütenâhidir. Saltanat-ı Mutlakanın nihayetsiz cünûdunun mütemadiyen aldıkları ilham ve o emr-i İlahiyenin kelimatı ne derece çok ve nihayetsiz olduğunu ayet bize haber veriyor demektir. (Yirmi Sekizinci Lem’a)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...