Block title
Block content

"Evet Kur'anın dediği gibi, insan seyyiatından tamamen mes'uldür. Çünki seyyiatı isteyen odur... Fakat hasenatta iftihara hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır..." Bu bölümü izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet Kur'anın dediği gibi, insan seyyiatından tamamen mes'uldür. Çünki seyyiatı isteyen odur. Seyyiat tahribat nev'inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribat yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb-i istihkak eder. Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi. Fakat hasenatta iftihara hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünki hasenatı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlahiye ve icad eden kudret-i Rabbaniyedir."

"Sual ve cevab, dâî ve sebeb, ikisi de Hak'tandır. İnsan yalnız dua ile iman ile şuur ile rıza ile onlara sahib olur. Fakat seyyiatı isteyen, nefs-i insaniyedir (ya istidad ile ya ihtiyar ile). Nasılki beyaz, güzel güneşin ziyasından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına aittir. Fakat o seyyiatı, çok mesalihi tazammun eden bir kanun-u İlahî ile icad eden yine Hak'tır. Demek sebebiyet ve sual nefistendir ki, mes'uliyeti o çeker. Hakk'a ait olan halk ve icad ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır."

"İşte şu sırdandır ki: Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir. Nasıl ki pek çok mesalihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: 'Yağmur rahmet değil.' Evet halk ve icadda bir şerr-i cüz'î ile beraber hayr-ı kesîr vardır. Bir şerr-i cüz'î için hayr-ı kesîri terketmek, şerr-i kesîr olur. Onun için o şerr-i cüz'î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlahîde şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin kesbine ve istidadına aittir."

"Hem nasıl kader-i İlahî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir. Öyle de: İllet ve sebeb itibariyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünki kader, hakikî illetlere bakar, adalet eder. İnsanlar zahirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adaletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte kader-i İlahî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey-i vâhidde iki cihetle kader ve icad-ı İlahînin adaleti ve insan kesbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et."

"Demek kader ve icad-ı İlahî; mebde' ve münteha, asıl ve fer', illet ve neticeler itibariyle şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir."(1)

Kur'an-ı Kerim'in ifadesine göre, günahlar ve seyyiat insandandır; hasenat ve kemalat ise Allah’tandır. Çünkü kainat maddi ve manevi sistem, yaratılış, kanunlar ve faaliyeti itibariyle hayır merkezli ve kemalat hedefli olarak yaratılmıştır. İnsan da mahiyeti itibariyle bu amaca ve gayeye uygun ve muvafık tarzda halkedilmiştir. Fakat imtihana medar olduğu için, hayır ve şer önüne alternatif olarak konulmuş. İnsan neyi tercih ederse Cenab-ı Hak alemi ve mükevvenatı ona göre tanzim eder ve takdir eder. Fakat şu bir kaidedir ki: Cenab-ı Hakk (cc)'ın rahmetinin gadabına galip gelmesi ve geçmesi nokta-i nazarından bakar isek; şer alemde serpiştirilmiştir, hayrın ve kemalatın tezahürüne vesile olması açısından yaratılmış olup, gaye ve maksat değildir. Bu hakikatı zıddına ve inadına tahvil eden, değiştiren ve zorlayan insandır. Bu da imtihanın ve teklif sırrının ilcaatındandır. Bu sebepten dolayı hayır merkezli ve kemalat amaçlı olarak yaratılan ve birbirine uyumlu olarak takdir ve tanzim edilen kainat ve insan, bu fıtratın zıddına hareket edip, şerleri isteyip hayırlara namen olması icap ederken, rağmen ısrarcı olması, neticede Cenab-ı Hakk'ın o şerleri yaratmasındaki mesuliyet insanındır, kulundur ve irade-i cüziyenindir.

Günahlar ve seyyiat şer ve tahrip nevinden olduğundan, insan bir günahla çok tahribat yapabilir. Seyyiatın aslının esasının tahrip olmasının hikmeti: kainatın yaratılış amaç ve gayesinin hayır, vücut ve tamir olmasının zıddını irtikap etmesi demektir. Yani kainat ve alem hayır amaçlı, kemalat merkezli tanzim ve takdir edilmişken insan iradesini kötüye kullanarak o seyyiye ile bu hakikati reddediyor, iptal ediyor ve çatışıyor. Bu noktada tahrib zuhur ediyor. 

Tahrip tamire göre kolay, süratli ve şumüllü olduğundan, insan az bir günahla veya hatayla büyük felaketler ve tahribatlar meydana getirebilir. 

Mesela, bir kibritle ve bir ormanı yakabilir. Fakat o evin ve ormanın tekrar ortaya çıkıp tezahür edebilmesi için yıllar ve asırlar icap eder. 

Fakat hasenatta ise insanın eli çok kısadır. Çünkü hasenat vücut nevinden olduğu için, bu iyilikleri ve hasenatı emreden, yaratan neticesinde teşvik için büyük nimetler koyan ve buna göre alemi istihdam eden Allah’tır. Burada, sadece insan niyetle ve iradesini hayra kullanmakla bu kemalata ve hayra sahip olur. Mesela, namaz kılmanın insana bakan yönü sadece ve sadece niyettir veya iradesini o alana yönlendirmektir. İrade beyanından sonra, bütün yapılan muamelat, efal ve şuunat tamamen Allah’ın takdir, halk ve iradesi iledir. Buradan da anlaşıldığı üzere insan bir vakit namaza sahip olması için Rahmet-i İlahiyye sadece niyeti esas alarak namazı bize nasip ediyor. Fakat bütün şartlar ve sebepler yerine getirilip her şey hazır ve nazır olduktan sonra o insanın iradesini menfiye kullanarak namaz kılmaması, en basit, en kolay, en zayıf bir münasebetle, bir güzelliği ve bir emr-i ilahiyi iptaline sebep oluyor. Burada da  tahripte ne kadar elinin uzun olduğu anlaşılıyor. O vakit namaz geçtikten sonra veya o emr-i ilahi insanın iradesi ile vücut bulmaz ise, tekrar onu yapmak için aynı imkanların hazır olması mümkün olmadığından dolayı tahrip genişliyor ve şumüllü hale geliyor. Zira bazı hayırların ve emirlerin vakti ve miyadı geçirildikten sonra kazası olsa bile, bu aslının ve esasının yerine hakkı ile ikame olunmadığından dolayı o hakikat zayi olmuş, tahrip genişlemiş oluyor. 

Hayır ve kemalatta sual ve cevap, dai ve sebep ikisi de Allah’tandır. Burada sadece insana bakan veçhe yalnız dua, iman, şuur ve rıza ile ona sahiplenmektir. Yani sesler bir sual ise, kulak onun cevabıdır. Burada insana düşen sadece iradesini işitmeye yönlendirmesidir. Mesela, tatlar bir dai ise sebebi dildir. O halde dili yaratanda Allah’tır, tatları yaratan da Allah’tır. Kula düşen sadece yemeye meyletmesidir.

Namaz kılmak bir sual ise, insanın fıtrat itibariyle ibadete uygun yaratılması cevaptır. İkisi de haktandır. Kula düşen sadece ibadete basit bir meyildir.

Zekat sual ise, cevabı zenginliktir. İkisi de Allah’ın takdiridir ve halketmesidir. Kul zekat vermeye niyet etti mi neticesi onun müktesebatı oluyor.

Demek ki kulun hayırla hemhal olması ve ona sahiplenmesi imanla, şuurla, rızayla ve dua ile ilgilidir. Bunlarında ayrı ayrı hususiyetleri vardır. Takatinin ve gücünün üzerinde olan bir hayrı kul kazanmak isterse ona dua ile yaklaşır. O büyük hayır sual ise dua onun cevabıdır. İkisi de Hakk'tandır. Kula düşen iltica ve duaya meyildir. 

Hakaik-i imaniye, binlerce delil ve burhanlarla alemde lebalep dolu iken, onun cevabı olan iman Allah’ın takdir ve tensibine aittir. Kulun vazifesi niyetini iman tarafına yönlendirmesidir.

Mükevvenat delail-i akliye ile ve makulat ile mebzul iken, mebzul olması sual ise tefekkür, taakkul ve basiret bunun cevabı ve muktazisi ise ikisi de Allah (cc)’ın lütfudur. Kulun vazifesi meylini idrak ve tefekkür boyutuna yönlendirmesidir. 

Rızaya gelince, Allah kulunu ve mahlukatını seviyor. Seviyor ki yaratmış. Yarattığından ve sevdiğinden de razı olmak istiyor. Razı olacağı sebepleri vasıtaları da yaratıyor. Şimdi bütün bu vasıta ve sebepler dai ve sual ise, Allah’ın rızası ve hoşnutluğu muktazi ve cevaptır. Burada kulun vazifesi de iradesini ihlasla yoğurarak buna meyil açısından teveccüh etmesidir.

Bu kadar kemalat, hayır ve güzelliğin tersine olan seyyiat ve günahlar ise kulun nefsine bakar. Bu bakma ya istidat iledir veya ihtiyar iledir. 

Cenab-ı Hakk'ın şerleri yaratmada ve icat etme de iradesi vardır rızası yoktur. Fakat hayırları ve güzellikleri yaratmada ise hem iradesi ve hem de rızası söz konusudur. 

İnsanlar ve cinler imtihan için yaratıldığında dolayı istidat itibariyle hayra ve şerre meyyaldirler. Bu meyyallik irade ile netleşir, Cenab-ı Hakk'ın yaratması ile zuhur eder. Yani sadece hayır veya şer merkezli yaratılanlar vazife ifa edecekleri için mesul değillerdir. Mesela, melekler istidat itibariyle hayır merkezlidirler. Bu sebepten dolayı imtihana girmezler ve terakkileri de yoktur. 

Nefis ve şeytanlar ise, şer merkezli yaratıldığından dolayı bunlar da imtihana tabi değillerdir. Zira iyi ve kötü notlar gibi vazifelidirler. Fakat cinler ve insanlar imtihana muhatap oldukları için, istidatları şerre ve hayra meyilli olarak yaratılmışlardır. Fakat insanların içerisinde herhangi bir sebepten dolayı arızalı olanlar veya hastalıklı olanlar veya akıl baliğ olmayanlar iradenin dışında vaziyet arz ettiklerinden dolayı, şerlerde ve hayırlarda muhasebeye girmezler. Onlar affedilirler.

İstidadın hayra ve şerre meyilli olması mesuliyeti işmam eden bir mesele değildir. Mesela, bir etin güneşin karşısında kokması ve çürümesi onun istidadından geliyor. Ama aynı şekilde aynı etin kebap olamaya da istidatı vardır. Yaratanın bu ilcaatı onu -haşa- mesul tutmaz. Fakat o ete vazifeli olan insanın etle yanlış mübaşereti onu mesul eder. Zira o eti hayırda kullanıp para da kazanabilir, ihmal edip yanlış da yapabilir. Burada mesulliyet ne ettedir ne de eti yaratandadır. Mesuliyet ve sorumluluk ete iradesi değişik şekilde yaklaşanlardadır. Farklı yaklaşımlar yaklaşanları mesul eder. Fakat o yaklaşmanın akbinde, o şeyin hayır ve şer olarak yaratılması Allah’a aittir. Bu sebepten dolayı hayır ve şerri Allah’tan bilmek, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığını kabul etmek anlamına gelir.

Mesela, zayıf notları müfredata devlet kor, öğretmen verir. Netice de çocuk sınıfta kalır. Ama cezaya çarptırılan ne devlettir ne öğretmendir ne de okuldur. Cezaya müstehak olan talebedir. Bu sebeple şerri yaratmak şer değildir, şerri kazanmak şerdir. İnsan kendi iradesi ile şerri talep edip, menfi niyetle iradesini kötüye kullanarak ister Allah (cc) da yaratır. Dolayısıyla Yaratan değil, şerrin yaratılmasına vesile olan kul mesuldür.

(1) bk. Sözler, Yirmi Altınıcı Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Birinci Mebhas | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 912 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...