Block title
Block content

"Evet, mânen terakkî etmeyen avam içinde, kaderin câ-yı istimâli var. Fakat, o da mâziyat ve mesâibdedir ki, ye’sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa, maâsî ve istikbaliyatta değildir ki, sefahete ve atâlete..." Mânen terakkî eden havasslar, kadere nasıl bakıyor?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kaderi anlama ve idrak etme herkesin marifetine, kültürüne, düşünce ve telakkilerine göre ayrı ayrı olur.

Burada manen terakki etmeyen avamın, kaderi iki alanda kullanabileceğini ifade ediyor. Sebebi de marifeti az olan murad-ı ilahiyi anlama liyakatinde olmayan avam ve ekseri insanlar, hadisat karşısında ümitsizliğe düşüp hüzünlenebilir. Çünkü bu kısım kaderin manevi planından ziyade esbab alemine ve meselelerin zevahirine muhatap olduklarından başka çareleri yoktur. İşte yüzde altmış yetmişlik kısmı teşkil eden bu avamın musibetlere karşı ve maziye geçmiş hadisata karşı meseleleri kadere vererek, "Mutlaka Allah’ın bir hikmeti vardır veya mukadderattır." diyerek ümitsizlikten kurtulur. Çile ve ısdıraptan da kendini muhafaza edebilir. Bu noktada kadere imanın bu kısma verdiği bir lütuf ve ilahi bir rahmetin tezahürüdür. 

Fakat manen terakki eden havas, kaderin derinlemesine plan ve programını, hadisatın içerisinde Cenab-ı Hakk'ın muradını anlama liyakat ve keyfiyetinde olduğundan, hadisata bir ceza, bir bela veya bir zulüm gözü ile bakmadığından dolayı, onun ye’se ve hüzne kapılması mümkün olmayıp, orada Cenab-ı Hakk'ın muradını idrak ederek başka hakikatlerle hemhal olur. Mesela, "İnsanlar zalimdir, kader ise adildir." hakikati havassa ait bir telakkidir. Muazzez Üstadımızın, başına gelen bütün olay ve hadisatı müspet olarak yorumlayıp ve bunlara Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin ve hikmetinin ilcaatı gözü ile bakması da havas açısından bir bakıştır. Mesela, “Musibetin tenevvüü, bana musikinin nameleri gibi geliyor.” yaklaşımı da aynı mantık ve muhteva içerisinde değerlendirilmelidir. 

Aynı şekilde, manen terakki etmeyen avam mazi ve mesaide kullandığı kaderi maasi ve istikbalde kullanamaz. Çünkü eğer kaderi gelecekte kullandı mı tembellik olur. Müslüman atalete düşer, hareket alanını asgariye uğratır ve Cenab-ı Hakk'ın âdetullah ve sünnetullah kanunları ile çatışır. Zira böyle bir kader yaklaşımı insanı itikat dairesinden çıkartabilir. Ayrıca günahlara karşı da işi kadere havale edip mesuliyetten kaçarcasına kadere sığınma avam için yanlış bir davranış ve telakki olacaktır. Burada havas farklı bir mana ve muhteva mesuliyetine girer, bu konu biraz hassasiyet taşıdığından bu kadarla iktifa edelim.

Demek ki kadere iman insanın imtihandan ve neticesinden, yani teklif ve mesuliyetten kaçmaması ve gurur ve enaniyetten kendini kurtararak kulluğun ve ubudiyyetin sırrına erebilmesi için imana dâhil olmuştur. İrade ve ihtiyar ise günahlara ve mesuliyete mercii ve kaynak olabilmesi için, Cenab-ı Hakkı nekaisten münezzeh ve kemal sıfatları ile muttasıf bilmek için akideye dâhil edilmiştir.

***

Mânen terakki etmeyen avam denilince bunun aksi zihnimizde canlanır: Manen terakki eden havas zümresi, ermiş insanlar, evliya, asfiya.

Bu Hak dostlarının kader anlayışları bir başkadır. Onlar tam bir teslimiyet içindedirler. Çoğu işlerini İlâhî ilhamla görürler. Lütuf ve kahrı Allah’ın iki ayrı isminin tecellileri bilir, ikisini de hoş karşılarlar.

Bu özel bir durumdur. Biz genele dönelim. Yani, “geniş halk kitlelerinin kadere bakışı nasıl olmalı,” konusu üzerinde duralım.

Nur Müellifi, bu insanların musibetlerde ve maziye gömülmüş olaylarda kaderi hatırlamalarını tavsiye eder ve bunun faydasını da “ümitsizliğe düşmemek ve gereksiz yere üzülmemek” şeklinde belirler.

Mazide kaçırdığı fırsatlar için bir ömür boyu üzülüp dövünmenin insana hiç faydası yoktur, ama zararı kesindir. Böyle bir insan, maziyi kadere havale etmeli, “Bunda da bir hayır vardır.” diyerek hayatını çileden, azaptan kurtarmalıdır.

Bir kazaya uğramış ve yaralanmış kişi, “şöyle olmasaydı böyle olurdu, yahut keşke falan firmanın otobüsüne binseydim” gibi sözler sarf etmek yerine, bunu kaderin bir tecellisi bilmeli ve tedavi çarelerine bakarak sabretmelidir. Çünkü, olay onun iradesi dışında meydana gelmiştir ve geri dönüş de imkânsızdır.

Ama insan, yaptığı “isyanlar ve istikbâle ait olaylar” hakkında bu şekilde düşünemez. Çünkü, işlediği günah için tövbe etme imkânına sahiptir. Öncelikle bu yola girmelidir. Aksi halde, isyana ve sefahate devam eder gider.

Öte yandan, bu günahlar kul hakkına tecavüz şeklinde ortaya çıkmışsa, o insanın hakkının ödenmesi gerekir. İşi kadere yükleyip muhatabını mağdur edemez.

“İstikbâle” gelince, insan, kaderinin ne olduğunu bilmediğine göre, cüz’i iradesini kullanmak mecburiyetindedir. “Kaderimde ne varsa o olur.” diyerek tembelce oturamaz.

***

Buradaki "maziyat"ın içerisine günah olmayan, ama bilerek yapılan kusurları katabilir miyiz?

Zaten buradaki amaç, avamın manevi omzundaki yükün hafifletilmesidir. Kaldı ki avam insanların en büyük kaygısı geçmiş konusundadır. Avam insanlar, geçmişteki hata ve günahların manevi yükünü ve yanlış tercihlerinin neticesi olan endişe ve kaygıları ancak kaderin üzerine atmakla rahatlayabilirler. Bu yüzden avam insanların mazi konusunda kaderci olmalarına ruhsat veriliyor.

İnsanın geçmişte çekmiş olduğu bütün sıkıntı ve meşakkatlerin temelinde, yine kendi yanlış ve kötü tercihleri vardır. Bu yüzden mazide işlemiş olduğumuz günah ve hataların kendini değil yükünü kadere yüklemede bir mahzur olmaz. Günah ve hatalarımızın kendisi için de tövbe ve istiğfar etmeliyiz.

“Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise senin kendi nefsindendir.”(Nisa, 4/79).

***

Cüzi iradesini yanlış kullanan avamın başına musibet geldiğinde de bunu kaderden mi bilecek?

Avamın avamlığı devam ettiği müddetçe, kaderin bu ruhsatından istifade edecek demektir. Havas gibi kadere tam teslim olsa, zaten ruhsata gerek kalmaz. Evet, avam insanların mazideki hatalarını kadere yüklemesi, bir rahatlatma ruhsatı olup avamlığı devam ettiği müddetçe bu ruhsatta devam edecektir.

Yalnız kadere havale etmenin şartları vardır. Onu da Üstad Hazretleri bahsin devamında şu şekilde ifade etmiş:

"Evet, mânen terakkî etmeyen avam içinde, kaderin câ-yı istimâli var. Fakat, o da mâziyat ve mesâibdedir ki, ye’sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa, maâsî ve istikbaliyatta değildir ki, sefahete ve atâlete sebep olsun. Demek, kader meselesi, teklif ve mes’uliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki, imana girmiş. Cüz-ü ihtiyarî, seyyiâta merci olmak içindir ki, akideye dahil olmuş; yoksa mehâsine masdar olarak tefer’un etmek için değildir."(1)

Yani mazide kalma ve musibet olma şartı vardır. Yoksa gelecekte ve günahlar için değildir. Bunu da Üstadımız şu şekilde ifade ediyor:

"... Yoksa, maâsî ve istikbaliyatta değildir ki, sefahete ve atâlete sebep olsun..."

Yani bu ruhsat gelecek ve günahlar için değildir. Yoksa bunun aksini düşünmek sefahat ve günahlara neden olur.

(1) bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Birinci Mebhas | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 7183 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...