Block title
Block content

"Evet, mâşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkaş-ı Ezelînin rububiyeti de insanın nazarını iktizâ eder ki, hayret ve tefekkürile takdir ve tahsinlerde bulunsun..." devamıyla izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, mâşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkaş-ı Ezelînin rububiyeti de insanın nazarını iktizâ eder ki, hayret ve tefekkürile takdir ve tahsinlerde bulunsun. Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin?"

Üstat hazretlerinin verdiği “arı” ve bülbül örneği üzerinde konuşacak olursak, bunların şuurları küllî değildir. Arılar bir çiçeğe konduklarında onun yaprağıyla ilgilenmez, orta kısmındaki çiçek tozlarıyla işlerini görür, giderler. Bülbül de seher vaktinde gülün açılmasına hayrandır. Bunların başka güzelliklerle pek ilgileri olmaz. Ne semanın güzelliğini düşünürler, ne deryanın.

Ama insan öyle değil. Bir çiçeğin yaprağındaki güzelliği de seyreder, ortasında birer püskül gibi yer alan erkek ve dişi organlardaki hikmete de hayran olur. Denizin güzelliğinden de anlar, ovaların, dağların güzelliğinden de. Öte yandan onun şuuru sadece bu madde alemindeki güzelliklerle sınırlı kalmaz; manâ âlemindeki güzelliklerden de anlar. Ahlâkın güzelliğini de takdir eder, imanın güzelliğini de.

İşte bu küllî bir şuurdur.

İnsanın şuuru, bu varlık âlemindeki güzellikleri idrak etmekle, onlardan “Nakkaş-ı Ezelî'nin rububiyeti”ne intikal eder. Yani, o güzellerin çok güzel bir terbiye görerek bu hale geldiklerini anlar. Bu ise, onun ruhunda, bu İlâhî sanatlara karşı, “hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsin” manalarını uyandırır.

“Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır. Kezalik bu âlemi şu kadar zînetler ile, nakışlar ile tezyin eden Mâlik-ül Mülk, elbette ve elbette o hârika, antika, mu'cize manzaraları, zînetleri, seyircilerden, müşahidlerden, âşık ve müştaklardan, ârif dellâllardan hâlî bırakmayacaktır.”

Botanikçi bir arkadaşımla kısa süren bir yolculuğumuz olmuştu. Sık sık taksiyi durdurur, çiçeklerin resimlerini çekerdi. Ve derdi ki, Palandöken dağının arkası dünyanın en zengin çiçek çeşitlerine sahip. Benim bütün ömrüm Erzurum’da geçtiği halde Palandöken dağının arkasındaki çiçekleri görmüş değilim. Dünyada o çiçekler gibi seyircisiz nice çiçekler olduğu gibi, deniz içinde kimsenin seyretmediği nice canlılar, ormanlarda pek azını ancak kısa bir zaman içinde gördüğümüz nice hayvanlar var. Cenâb-ı Hak, bütün bu varlıkları, bu “mu'cize manzaraları, zînetleri, seyircilerden, müşahidlerden, âşık ve müştaklardan, ârif dellâllardan hâlî bırakmayacaktır.”

Bir başka risalede cin ve insin nazarlarının bu vazifeyi görmeye kâfi gelmediği belirtilerek, “nihayetsiz melaike envaı ve ruhaniyat ecnası”nın lazım olduğu anlatılır.

İnsanların imkânları ve zamanları bu görevi tamamen yapmaya yetmemekle birlikte, görüp tanıma imkânına kavuştuğu varlıkları kâmil manada tefekkür eden yine insandır.

“İşte câmiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı eflâke ille-i gaiye olduğu gibi, halk-ı kâinata da semere ve netice olmuştur.”

Bu ifade öncelikle Peygamber Efendimize (asm.), sonra bütün peygamberlere (as.) ve diğer kâmil insanlara bakmakla birlikte, ikinci derecede bütün insan nevine de bakmaktadır. Yani, bu kâinat, diğer canlı türleri için değil, insan için yaratılmıştır. Bu âlemin yaratılışının “ille-i gaiye”si insandır.  “Kâinat ağacının en son ve en mükemmel meyvesi” de yine insandır.

Bir şey mutlak zikredilince kemali anlaşılacağı için, insan denilince, kâmil insan, kâmil insan denilince Peygamber, peygamber denilince de Ahir zaman Peygamberi Hazret-i Muhammed (asm.) anlaşılır.

Üstadın şu cümlesi bu noktada bize büyük bir rehberdir: “Anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa, manasız bir kâğıttan ibaret kalır.”

Bu kâinat kitabını  doğru okuyan, Allah’ın varlığını, birliğini insanlara öğreten ve O’na karşı görevlerini talim edenler başta peygamberler olmak üzere bütün kâmil insanlardır.  Ve bu görevi, Kur’an ile en mükemmel manada yapan Peygamber Efendimizdir (asm.)

Bunun içindir ki, “Sen olmasan felekleri yaratmazdım.” hadis-i kutsîsine birinci derecede muhatap da yine Peygamber Efendimizdir (asm.).

Camiiyet, bütün esma-i İlâhîyeye mazhar olmak demektir.

İnsan, bütün esmaya mazhar bir istidatta yaratılmış olmakla birlikte, bütün esma-i İlâhîyeye en mükemmel ayna Peygamberimizdir. Peygamber Efendimiz (asm.) bütün esmaya hem en ileri seviyede, hem de  itidal üzere mazhardır. İtidal, bir isme fazla, diğerine noksan değil, hepsine azami derecede mazhar olmak demektir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Zerre | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 1087 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...