"Evet, Zât-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) nuruyla âlemin şekli değişti. İnsan ve bütün kâinatın mahiyet-i hakikiyeleri o nur, o ziya ile inkişaf etti ve göründü..." ifadesindeki "nûr ile ziya ve Nûr-u Muhammedîyi" açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Nur daha çok manevî ve iç aydınlık olarak, ziya ise maddî ve dış aydınlık manasında kullanılmıştır. Nur umumî, ziya ise hususîdir, yani "Her ziya nurdur, ama her nur ziya değildir."

Ayrıca ziya kaynak, nur ise kaynaktan nebean eden bir yansıma olarak da karşımıza çıkar. Mesela, Üstadımızın "Nur-u akıl kalbden gelir: Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziya-yı kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver."(1) ifadesi, buna güzel bir örnektir. Burada kaynak kalbdir, akıl ise yansıyan mahal anlamındadır.

Risalelerden iki misal daha vermeye çalışalım:

"Kamer, o ziyanın gölgesi hükmünde olan nuru; Güneş'ten küllî bir surette istifade eder..."(2)

"Risale-i Nur bir kamer-i marifettir ki, şems-i hakikat olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın nurunu istifâza eylemiş ki, نُورُالْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَالشَّمْسِ olan meşhur kaziye-i felekiyeye mâsadak olmuştur."(3)

Demek nur, ziyanın gölgesi hükmündedir.

“O Allah, güneşi bir ziya, kameri bir nur kıldı...” (Yunus, 10/5)

ayet-i de bu getirilen izahlara delil mahiyetini taşımaktadır.

Ayrıca, "Nur" Allah’ın bir ismidir, ziya ise maddî ve cüz’î bir tecellisidir. Türkçede bu kelimelerin ikisi de ışık anlamında kullanıldığından, aradaki incelik pek fark edilemiyor.

Hidayet manasındaki nurun sebebi nebiler, evliyalar ve âlimlerdir ki, bu sebepler şeffaf oldukları için arkasında ilahî mevhibeyi doğrudan gösteriyorlar.

Ziyanın sebepleri olan güneş, lamba, ateş gibi şeyler nura göre biraz daha kesif ve kalın perdelerdir.

“Nur-u Muhammedî” ne demektir?

"Allah göklerin ve yerin nurudur (onları varlık nuruna kavuşturandır)...” (Nur, 24/35)

Nur, her çeşit karanlığın, zulmetin zıddı. İlim nurdur; cehalet karanlığını yok eder. Hidayet ayrı bir nur; dalâlet onunla ortadan kalkar. İman da nurdur, küfür karanlıklarını mahveder. Her nur bir zulmeti giderir ve bir hakikati gösterir.

İşte, bu âlem yaratılmazdan önce her şey yokluk karanlığında idi. Cenâb-ı Hak lütuf ve ihsanıyla bu karanlığa son verdi ve bütün varlıklara çekirdek olacak ilk mahlûkunu yarattı. Bu varlık Nur-u Muhammedî (asm.) idi.

“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.”(4) hâdis-i şerifi üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü bu konuda birtakım yanlış yorumlar yahut yersiz itirazlar eksik olmuyor.

Bilindiği gibi canlıların bütün karakterleri genetik şifrelerinde yazılı. Bu yazı, kader kalemiyle işlenmiş bir ilâhî program. Bir tohumdaki şifrede ne ağacın şeklini, ne gövdesinin sertliğini, ne yaprağının yeşilliğini, ne de meyvesinin tadını bulabilirsiniz. DNA’da bütün bu özellikler baz sıralaması şeklinde yazılı, ama o program ne serttir, ne yumuşak; ne yeşildir, ne kırmızı. Bunların hepsi o şifrede bir plan, bir program olarak mevcut, ama ağacın bütün özelliklerini o şifrede aynen bulmaya çalışmak da boş bir çaba. Bu noktayı dikkate almadan, bütün mahlûkatın Nur-u Muhammedî’den yaratılışını düşünen adam, yıldızlarla, ormanlarla, denizlerle bu nur arasında bir benzerlik kurmaya kalkışır ve aldanır.

Bizim yaptığımız planlar da bir yönüyle öyle değil mi? Bir evin bütün bölmeleri plandadır, ama plandaki mutfakta yemek pişiremezsiniz.

“Nasıl esmada bir ism-i azam var, o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı azam var ki, o da insandır.”(5)

İsm-i âzam, bütün isimleri içine aldığı gibi, nakş-ı âzam olan insan da bütün varlık âleminde tecellî eden isimlere mazhar. “Bir şey mutlak zikredilince kemâline masruftur.” kaidesince, “insan” denilince de insanlık âleminin en ileri ferdi ve risalet semasının güneşi olan Hz. Muhammed (asm) akla gelir.

Bütün ilâhî isimler ilk defa Nur-u Muhammedî (asm) de tecellî etmişler. Meselâ, onda “Muhyî” isminin tecellisi var ve O nur hayat sahibi. Sonraki safhalarda yaratılacak olan bütün hayatlar, ilk defa onda tecellî eden bu ismin ayrı tezahürleridir. O nurlu hayat, bütün hayatların başlangıç noktası ve çekirdeğidir. Ama bütün hayat çeşitleriyle Resulullah Efendimizin (asm) o pak ve münezzeh ruhu arasında bir alâka kurmaya kalkışmanın da yanlışlığı ortadadır.

Bir başka misâl: muhafaza etmek, hıfzetmek bir ilâhî fiil.

Nur-u Muhammedî (asm) de “Hafîz” ismi de tecellî etmiş ve daha sonra yaratılacak “Levh-i Mahfuza”, “çekirdeklere”, “yumurtalara”, “nutfelere” ve nihayet “hâfızalara” bir çekirdek gibi olmuş.

“Mukteza-yı hikmet, şu şecere-i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki; âlem-i cismanîden başka, sair âlemlerin numûnesini ve esasatını câmi' olsun.”(6)

Vahdetü’l-Vücud meşrebinin sahibi Muhyiddin Arabî Hazretlerine göre, ebede kadar yaratılacak bütün varlıkların mahiyetleri (kendi ifadesiyle “âyân-ı sabite”leri), tâbiri caizse nuranî bir çekirdek halinde, Allah’ın ilminde mevcuttu. Bütün mahiyetleri icmalen taşıyan bu ilk taayyün mertebesini Muhyiddin Arabî Hazretleri, “hakikat-ı Muhammediye”, “âlem-i vahdet”, “vücud-u icmâli”, “Nur-u Muhammedî” gibi isimlerle dile getiriyor.

Buna göre, “Nur-u Muhammedî”, bütün mahiyetlerin müşterek ismidir ve eşyanın yaratılmasıyla bu mahiyetler ilim dairesinden kudret dairesine geçmişlerdir.

İmam-ı Rabbanî Hazretleri de şöyle buyurur:

“Hakikat-i Muhammediyeden terakki vaki oldu manasında yazdığım cümleye gelince, bu hakikatten murat, o hakikatin zıllıdır ki o hakikat için 'hazret-i ilmin icmâlinden ibarettir.' demişler ve 'vahdet' tabirini kullanmışlardır.”(7)

Âlem-i vahdet, Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin ilk taayyün mertebesine verdiği dört isimden birisi..

Nur Külliyatı'ndan mühim bir ipucu: “Muhakkak, semavat ve arz bitişik idiler, biz onları ayırdık.” (Enbiya, 21/30) meâlindeki âyet-i kerimenin değişik tefsirleri nazara sunulduktan sonra şu manaya da yer verilir:

“Mezkûr âyetin tabaka-i avama ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki: Nur-u Muhammedî’yeden (asm) yaratılan madde-i aciniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun macun ve hamurundan infisâl ettirilmesine işarettir.”(8)

Bu ifadelerden anlaşıldığı gibi, bu hikmet âleminin yaratılış çekirdeği olan Nur-u Muhammedî’den (asm) âlem safha safha yaratılmış. Bütün fizik âleminin, semavat ve arzın yaratılışı da bu kâide çerçevesinde gerçekleşmiş. Bu nurdan, bir “madde-i aciniye” yaratılmış ve bu öz macun, bu şifre mahlûk; göklerin ve yer küremizin yaratılmasında esas olmuş.

“Allah’ın ilk yarattığı şey, benim nurumdur.”(4) hadis-i şerifinin devamında âlemin yaratılış safhaları sırayla kalem, levh, arş, hamele-i arş olan melekler, kürsi, diğer melekler, gökler, yerler... şeklinde ifade edilir. Belki de, göklerin ve yerlerin yaratılmasından önceki safhalarda, yaratılış doğrudan doğruya Nur-u Muhammedî’den (asm) gerçekleştirilmiş, bu safhada ise Nur-u Muhammedî’den (asm) bir öz madde yaratılmış ve göklerin ve yerin yaratılmasında bu çekirdek esas olmuştur. Her şeyin bir sebebe bağlandığı bu hikmet dünyasında, şu görünen âlemin başlangıcının böylece takdir edilmiş olması ilâhî hikmete en uygun olanıdır.

Maddenin nurdan yaratılması garip karşılanmamalı. Nitekim madde dediğimiz şeyin, aslında, kesifleşmiş bir enerji olduğu bilinmektedir. Atomun, parçalandığında enerjiye dönüşmesi, işin temelinde kuvvet ve kudretin bulunduğunu gösterir. Bunlar ise kesif ve maddî değil, lâtif ve nuranîdirler.

“Melekler nurdan yaratıldı, cinler ise dumanlı alevden yaratıldılar.”(9) hâdis-i şerifi cinlerin de Nur-u Muhammedî (asm)’den doğrudan yaratılmayıp bir başka şekilde yahut bir başka safhada var edildiklerini bize ders verir.

“Hiçbir şey yoktur ki onu hamd ile tesbih etmesin...” (İsra, 17/44) meâlindeki âyet-i kerimeye göre, her şey Allah’ı bilmekte, hamd ve tesbih etmektedir. Kâinatın gerek ilâhî ilimdeki ilk icmâline, gerek şehadet âlemine çıkışındaki o çekirdek varlığa “Nur-u Muhammedî” denilmesinden anlaşılıyor ki, Allah’ı bilmede, onu hamd ve tesbih etmede en ileri mertebe Allah Resulüne (asm) aittir. Bütün ilâhî isimlerin en ileri mertebesine de, O (asm) mazhardır. Kâinatın yaratılmasından asıl gaye O’dur. Diğer varlıkların yaptıkları bütün ibadetler, elde ettikleri bütün marifetler ve zevk ettikleri bütün muhabbetler onun yanında ancak bir gölge gibi kalır.

“Hem ism-i âzama mazhar olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm'ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i ilâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir.”(10)

Demek ki, o ilk yaratılışta Ruh-u Muhammedî’nin ulviyeti, parlaklığı ve berraklığı diğer bütün mahiyetleri âdeta gölgede bırakmış ve o ilk çekirdek varlığa “Nur-u Muhammedî” denilmiş.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Lemeât.
(2) bk. age., Yirmi Dördüncü Söz.
(3) bk. Barla Lahikası, 133. Mektup.
(4) bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266.
(5) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Otuz Birinci Pencere.
(6) bk. a.g.e., Otuz Birinci Söz.
(7) bk. İmam Rabbani, Mektubat, II, 533. Mektup.
(8) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.
(9) bk. Müslim, Zühd, 10/60.
(10) bk.Sözler, Yirmi Dördüncü Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

akköprü
ziya ve nur kelimelerinin daha farklı manaları olduğunu düşünüyorum. genellikle kamer için "nur kullanılırken, şems için "ziya" kullanılıyor. yani nur, ışığını bir kaynaktan alıp yansıtıyor, ışığı kendinden değil. bir de "nur-u fikir, ziya-yı kalp ile..." cümlesinden olarak akılla ilgili şeyler için nur denmiş, kalbi şeyler için ziya denmiş. bu konudaki fikrinizi öğrenmek isterim. Çalışmalarınızdan dolayı Allah razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Akıl nurunu dış varlıklarda ki delillerden dolaylı bir şekilde alırken kalp ziyasını direk İlahi ilhamlarla temin eder. Bizim aklımıza gelen mana bu şekilde.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...