Block title
Block content

Evliyalarda bir ismin galip olması, o ismi kendilerine vird edip sürekli çektiklerinden dolayı mı? Mesela Gavs-ı Azam'da Hayy isminin galip olması gibi...

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, çünkü hakikatte hakikî kemâl-i etem öyledir. İşte, şu esrarın hikmeti şudur ki:"

"İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir. Lâkin, iktidarı cüz'î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde, binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharrî eder. Onun için, hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor; bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor; bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor. Hem esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor; bazı mazhar olan zat, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz'iyet, ve zılliyet ve asliyet itibarıyla, cilve-i esmâ başka başka suret alıyor; bazı istidat cüz'iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazan bir isim galip oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor; o istidatta onun hükmü hükümran oluyor. İşte, şu derin sırra ve şu geniş hikmete, esrarlı, geniş ve hakikatle bir derece karışık bir temsille bazı işaretler ederiz."(1) 

Burada insanlarının ekserisinin Allah’ın isimlerine tam ve mükemmel bir denge ile mazhar olamamasının ve imanın bütün rükünlerini tam ve kemali ile idrak edememesinin gerekçeleri ve faktörleri izah ediliyor. Gayet derin ve ince bir konudur. Biz bu gerekçe ve faktörleri kısaca izah edelim.

İnsan öncelikli olarak Allah’ın bütün isimlerine tam ve mükemmel bir denge ile mazhar olmaya ve imanın bütün hususlarını idrak etmeye müsait olarak yaratılmıştır. Yani  insan imanı idrak ve isimlere mazhariyet noktasında potansiyel olarak müsaittir.

Lakin insanın iktidarı cüzi, kabiliyetleri muhtelif olmasından dolayı ancak bir kabiliyeti takip edip inkişaf ettirebilecek bir güce sahiptir. Bütün istidatlarını aynı anda cüzi kudreti ile istihdam edip inkişaf ettirmesi her insana müessir olamıyor. Yani insanın nazarını ve idrakini kabiliyet sınırlandırıyor, kendine hapsettiği için, sair kabiliyetler de keskinleşmiyor. Mesela, demircilikte gelişmiş bir usta sair mesleklerde inkişaf edemiyor.

Diğer bir mani ve faktör ise, berzah ve perdelerin çokluğu ve hepsini kuşatmanın zor olmasıdır. İnsanın binlerce hissiyatı ve arzusu bu perde ve berzahlarda dolaşırken, çok insanlar bu perde ve berzahlarda takılıp kalıyor, bir diğerine intikal edemiyor.

Bu perde ve berzahlar Allah’ın her bir isminin galiben tecelli ve tezahür ettiği bir saha bir alan demektir.

Mesela, sema Allah’ın haşmet ve azametinin perdelendiği bir berzah iken, çiçek cemal isminin sahnelendiği bir berzah ve alandır. İşte bu berzahlar Allah’ın fiili isimlerinin çokluğuna göre çok düşüyorlar. Bunların hepsini tek tek takılmadan dolaşmak külli bir bakış ve kudret ister. Oysa insanların çoğu buna güç yetiremez.

Diğer bir sebep ve faktör ise mazhar olunan ismin cüziyet ve külliyet mertebesidir. Yani bir isim kainat sahnesinde tecelli ederken, külli ve cüzi olarak tecelli ediyor. İnsan bu isimlerin belki cüzisine mazhar olabiliyor, lakin külliyet makamına geçmesi çok zor oluyor. Bu da anlayış ve iman mertebesinin farklılığını doğuruyor. Tevhidin külliyetinde nazarı hapis olan  vahdet-i vücut mesleğinde olan birisi diğer imanın külli mertebelerine ulaşamıyor. Bu da fikir ve görüşlerin farklılığına sebebiyet veriyor...

Bazen de bir isim  şahsı esir alıp onu kendinde hapsederek sair isimlerin idrakine set çekebiliyor. Bu da yine insanın kabiliyet ve gücü ile alakalıdır. Nasıl hafif rüzgar taşı yerinden oynatamıyor ise, istidadı ve gayreti güçlü insanlar isimlerin hapsine girmiyor, sair isimlere de kabil kalabiliyor.

İşte Kur’an ve onun birinci sınıf talebesi olan Hazreti Peygamber Efendimiz (asm) ve onun sahabeleri  bu noktada hem külli hem güçlü hem de dengeyi muhafaza eden bir metot ile hakikatlere bakmışlar. Sair meslek ve meşreplerin eksik ve noksanlıkları bu meslekte görülmüyor. Sahabe mesleğinde gidenler hem külliyet içinde hem de ihata ve denge içinde iman ve isimlere mazhar olmuşlardır.

Bir ismin tesirinde kalan salik o ismi kendine vird ediniyor. Sair isimleri o isme tabi kılıyor. Peygamber Efendimiz (asm)'in Cevşen'de yaptığı gibi, bütün isimleri idrak ve vird edinemiyor. Yani vird sayesinde isme değil, isim sayesinde virde mahkum oluyor diyebiliriz. 

(1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, İkinci Dal.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

inkişaf
İsm-i gâlibinin özgünlüğüyle, sâir isimlerin özgünlüğü arasında nasıl bir fark vardır? İsm-i gâlibin hâkim tecellisi, sâir esmâ cilvelerinin yüzeyine nasıl yansır? İsm-i gâlip özgünlüğün şifresi midir?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Hem nasıl ki bir fevkalâde kuvvet, faaliyete girmek için istilâ etmek ister, başka kuvvetleri dağıtır. Öyle de, herbir fiil-i rububiyet ve herbir cilve-i esmâ-i ulûhiyet, o derece fevkalâde kuvvetleri, eserlerinde görünüyor ki, eğer hakimiyet-i âmme ve adalet-i mutlaka olmasaydı ve onları durdurmasaydı, herbiri umum mevcudatı istilâ edecekti. İkinci Şua

Nasıl büyük bir orkestra da muhtelif enstrümanlar muhtelif sesler çıkarır ve hepsinin ahenk ve uyumunu bir orkestra şefi yönetir ve neticesinde de muhteşem bir melodi ve musiki ortaya çıkarsa aynı şekilde Allah’ın isimleri de şu kainat sahnesinde farklı hüküm ve manalar ile manasını icra eden birer enstrüman ve İlahi İrade de bir orkestra şefi gibi bu isimlerin mana ve hükümlerini kontrol edip yönetiyor.

İrade sıfatı Allah’ın isimlerinin tecilli ve cilvelerini muhteşem bir ayar ve incelik ile senkronize ediyor ve neticede tek bir sesin yani tevhid musikisinin çıkmasını ve etraf-ı aleme ilan edilmesini temin ediyor. Bir enstrüman melodi içinde uyum ve ahenkten başını çıkarıp orkestra şefinin iradesini dinlemese o zaman melodi manasını ve estetiğini kaybeder ve musiki bozulur.
Aynı şekilde Allah’ın bir ismi de İlahi iradenin temin etmiş olduğu İlahi uyum ve ahengin içinden çıkıp istila ve ihata ile tecelli etse tevhid melodisinin genel ahenk ve uyumunu bozar. Mesela Alim ismi ben istila ve ihata ile bütün mahlukatta tecelli edeceğim dese İlahi İradenin kontrolünden çıksa her şey taşı ile toprağı ile alim ve ilim sahibi olurdu. Rezzak ismi aynı şekilde hareket etse bütün kainattan rızık akar açlık hastalık gibi şeyler kalmaz ve diğer isimlerin tecelli alanlarına tecavüz etmiş olurdu. Kudret sıfatı her şeyi ben bir anda ve sebepsiz yaratacağım dese idi diğer bütün isimler kendi mana hükmünü gösterme imkanı bulamaz ve her şey sebepsiz bir anda vücuda gelirdi. Basar sıfatı her şeyde tecelli edeceğim dese idi yer gök gözle dolar diğer aza ve organlara yer kalmazdı vesaire.

“Eğer hakimiyet-i âmme ve adalet-i mutlaka olmasaydı ve onları durdurmasaydı, her biri umum mevcudatı istilâ edecekti.”cümlesinde ifade edildiği gibi şayet İlahi adalet ve irade devreye girip diğer isim ve sıfatlara ince bir tecelli ayarı çekmese idi fevkalâde kuvvette olan isim ve sıfatlar faaliyete girmek için istilâ etmek isteyecek ve başka kuvvetleri yani diğer isim ve sıfatları dağıtacaktı yani onların alanını kapayacaktı. İsm-i galibe bu açıdan bakabiliriz. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
inkişaf
Muhterem ağabeylerim; "Hem nasıl ki bir fevkalâde kuvvet, faaliyete girmek için istilâ etmek ister, başka kuvvetleri dağıtır. Öyle de, herbir fiil-i rububiyet ve herbir cilve-i esmâ-i ulûhiyet, o derece fevkalâde kuvvetleri, eserlerinde görünüyor ki, eğer "HAKİMİYET-İ AMME" ve adalet-i mutlaka olmasaydı ve onları durdurmasaydı, herbiri umum mevcudatı istilâ edecekti." Cümlede geçen ifadenin sahihi: "HİKMET-İ AMME"dir. Bazı basımlarda sehven hakimiyet olarak geçmiş.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...