Block title
Block content

Evrenin yaratılışına, Big Bang teorisine, Risale-i Nur nasıl bir açıklık getirmiştir?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Konuyu Risale-i Nur eserleriyle de harmanlayıp size takdim etmeye çalışalım:

İçinde bulunduğumuz uçsuz bucaksız evrenin nasıl var olduğu, nereye doğru gittiği, içindeki düzen ve dengeyi sağlayan kanunların nasıl işledikleri; her devirde insanların merak konusu olmuştur. Bilim adamları, düşünürler asırlardır bu konuyla ilgili sayısız araştırmalar yapmışlar, pek çok teoriler üretmişlerdir.

Yirminci Yüzyılın başlarına kadar hakim olan görüş, 'evrenin sonsuz boyutlara sahip olduğu, sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı' şeklindeydi. "Statik evren modeli" adı verilen bu anlayışa göre, evren için herhangi bir başlangıç veya son söz konusu değildi.

Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu görüş, evreni sabit, durağan ve değişmez bir maddeler bütünü olarak kabul ederken, bir Yaratıcı'nın varlığını da reddediyordu.

Her şey, hatta henüz yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile, tek bir noktadayken, büyük patlama ile yaratılmış ve birbirlerinden ayrılarak evrenin bugünkü şeklini meydana getirmişlerdir. Materyalizm, maddeyi mutlak varlık sayan, maddeden başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmeyen bir düşünce sistemidir. Tarihi eski Yunan'a kadar uzanan, ama özellikle On Dokuzuncu  Yüzyılda yaygınlaşan bu düşünce sistemi, Karl Marx'ın diyalektik materyalizmiyle ünlenmişti.

On Dokuzuncu  Yüzyıldaki durağan evren modeli, başta belirttiğimiz gibi, materyalist felsefeye zemin sağlamıştı. Materyalist felsefeci George Politzer, bu evren modeline dayanarak, "Felsefenin Başlangıç İlkeleri" adlı kitabında; "Evrenin yaratılmış bir şey" olmadığını öne sürmüştü ve şöyle demişti:

"Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde Allah tarafından belli bir anda ve yoktan var edilmiş olması gerekirdi."

Politzer, evrenin yoktan var edilmediğini iddia ederken, On Dokuzuncu  Yüzyılın durağan evren modeline dayanıyor ve dolayısıyla bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu. Oysa Yirminci Yüzyılda gelişen bilim ve teknoloji, materyalistlere zemin sağlayan "durağan evren modeli" gibi ilkel anlayışları kökünden yıkmıştır.

Yirmi Birinci Yüzyılın eşiğinde olduğumuz şu dönemde, 'evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla yaratıldığı' modern fizik tarafından pek çok deney, gözlem ve hesapla ispatlanmış durumdadır. Ayrıca, evrenin, materyalistlerin iddia ettikleri gibi sabit ve durağan olmadığı, tam tersine sürekli bir hareket ve değişim içinde olduğu, genişlediği saptanmıştır. Bugün bu gerçekler bütün bilim dünyası tarafından kabul edilmektedir.

Şimdi de bu çok önemli gerçeklerin bilim dünyası tarafından nasıl ortaya çıkarıldığından bahsedelim:

1929 yılında California Mount Wilson gözlem evinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru yaklaşan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı. Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. Hubble'ın gözlemleri sırasında ise yıldızların ışıklarında kızıla doğru bir kayma farkedilmişti. Yani yıldızlar bizden sürekli olarak uzaklaşmaktaydılar.

Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha keşfetti: Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Her şeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç, evrenin her an "genişlemekte" olduğuydu. Konuyu daha iyi anlamak için, evreni şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktaların balon şiştikçe birbirlerinden uzaklaşmaları gibi, evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar.

"O inkâr edenler görmüyorlar mı ki başlangıçta göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?" (Enbiya, 21/30)

Aslında bu gerçek daha önceden de teorik olarak keşfedilmişti. Yüzyılın en büyük bilim adamı sayılan Albert Einstein, teorik fizik alanında yaptığı hesaplamalarla evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı. Fakat o devrin genel kabul gören durağan evren modeliyle ters düşmemek için bu buluşunu bir kenara bırakmıştı. Einstein, bu davranışını daha sonra, 'kariyerinin en büyük hatası' olarak adlandıracaktı. Daha sonra Hubble'ın gözlemleriyle evrenin genişlediği kesinlik kazandı.

Peki evrenin genişliyor olmasının, evrenin varoluşu konusundaki önemi neydi? Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu.

Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, "sıfır hacme" ve "sonsuz yoğunluğa" sahip olması gerektiğini gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Evrenin başlangıcı olan bu büyük patlamaya ingilizce karşılığı olan "Big Bang" ismi verildi ve bu teori de aynı isimle anılmaya başlandı.

Aslında "sıfır hacim" bu konunun teorik bir ifade biçimidir. Bilim, insan aklının kavrama sınırlarını aşan 'yokluk' kavramını ancak 'sıfır hacimdeki nokta' ifadesi ile tarif edebilmektedir. Gerçekte ise 'sıfır hacimdeki bir nokta' 'yokluk' anlamına gelir. Evren de yokluktan var olmuştur; diğer bir deyimle yaratılmıştır.

Modern fiziğin ancak bu yüzyılın sonlarına doğru ulaştığı bu büyük gerçek, Kur'an'da bize on dört yüzyıl önceden şöyle haber verilmekteydi:

"O Allah gökleri ve yeri yoktan var edendir." (Enam, 6/101)

Bilindiği gibi Big Bang Teorisi, başlangıçta evrendeki tüm cisimlerin birarada olduklarını ve sonradan ayrıldıklarını göstermiştir. Big Bang teorisinin ortaya koyduğu bu gerçek de, zamanımızdan tam on dört asır önce insanların evren hakkındaki bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu bir dönemde, yine Kur'an'da şöyle bildiriliyordu:

"O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, başlangıçta göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?" (Enbiya, 21/30)

Yani her şey, hatta henüz yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile, tek bir noktadayken, büyük patlama ile yaratılmış ve birbirlerinden ayrılarak evrenin bugünkü şeklini meydana getirmişlerdir. Ayetin ifadelerini Big Bang teorisi ile karşılaştırdığımızda tam bir uyum içinde olduklarını görürüz. Oysa Big Bang'in bilimsel bir teori olarak ortaya atılması ancak Yirminci Yüzyılda mümkün olmuştur.

Evrenin genişlemesi, Büyük Patlama teorisinin yani evrenin yoktan var edildiğinin en önemli kanıtlarından biridir. Evren yaratıldığından beri süregelen bu gerçek, modern bilim tarafından ancak bu yüzyılda keşfedildiği halde Kur'an'da yine bundan on dört asır önce haber verilmiştir:

"Biz, göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz (onu) genişleticiyiz." (Zariyat, 51/47)

Açıkça görüldüğü gibi, Büyük Patlama Teorisi evrenin "yoktan var edildiği"nin, yani Allah tarafından yaratıldığının ispatıydı. Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist felsefenin temeli olan "ezeli madde" kavramı da tarihe karışmış oldu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve "yok" olan evreni bu büyük patlama ile "var" hale getiren güç neydi? Elbette ki bu soru bir Yaratıcı'nın varlığını göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda şunları söyler:

"İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir; Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Sadece evrenin bir sonunun ve başlangıcının olmadığını kabul ettiğimiz sürece, evrenin şu anki varlığının mutlak bir açıklama olduğunu savunabiliriz. Ben hâlâ bu açıklamaya inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim."(1)

Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı ise, evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmiş durumdadır. Bu Yaratıcı, hem maddeyi hem de zamanı yaratmış olan, yani her ikisinden de bağımsız bir varlık olmalıdır. Ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross bu gerçeği şöyle açıklar:

"Eğer zaman ve madde, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin, evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir. Aynı zamanda Yaratıcı'nın bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar."(2)

Bu bilim adamının da söylediği gibi, madde ve zaman, tüm bu kavramlardan bağımsız olan sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı tarafından var edilmiştir. O Yaratıcı, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tır.

Dipnotlar:

(1) bk. Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse, Cosmos, Bios, Theos, La Salle II: Open Court Publishing, 1992, s. 241.
(2) bk. Hugh Ross, Cosmoc and the Creator, 1993, s. 112.

Ayrıca konu ile alakalı bir bölüm için bk:

Barla Lahikası, 250. Mektup (Envar Neşriyat, s.324)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: 250 | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 13831 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

ömerfaruk

Allah razı olsun, çok teşekkür ederim selamünaleyküm...beni tatmin etti gerçekten yüksen şuurunuza teşekkür edrim...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
buğlem

bu yazıdaki '' Bu buluş bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı'' cümlesinde geçen ''yarattı ''kelimesi çok dikkatimi çekti. acaba bu kelime bu şekilde kullanılabilir mi?ben bu yazıyı gel de inanma sitesinde de okumuştum. yoksa başka bir yerden alındığı için mi böyle?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

Yorumunuzda haklısınız; "yarattı" yerine meydana "getirdi", "uyandırdı" şeklinde bir çok ifade kullanılabilir. Uzmanlardan aldığımız yazılardır bunlar; telifi tarafımızdan yapılmamıştır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Vbdestabe
Güzel bir izah Alimlerimiz dinimiz ile ilgili zerre miskal vehim bırakmayacak biçimde izahlar yapmışlardır. İslam dini lisanı haliyle tüm asırlara Şöyle nida ediyor '' Ey benden şüphe eden insanlar buyurun ne sorarsanız sorun size cevabını vermeye hazırım''
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zülfikar
öncelikle geniş çaplı hassas araştırmanızdan dolayı tebrik ve teşekkür ediyorum.Avrupalı bilim adamlarının ve felsefecilerinin bakış açılarının karşılaştırılması noktasından zengin bir muhteva hasıl olmuş..Fakat nur külliyatının harmanlanması konusunda ise hemen hiçbir ifadeyi içeriğinde göremediğimi de söylemeliyim.Kur'andan alınan bir kısım ayetler ki mevzuyla direk ilintilidir ve alınması isabet olmuştur ve o ayetlerin geçtiği nur risalelerinde de benzer tarzda ifadeler de mevcuttur..benim sormak istediğim şu nokta efendim; ben zerreye" ezeli " demiş olsam Zat-ı Kadir-i Ezeli nin nihayetsiz ve mutlak sıfatlarına ne gibi bir nakise getirmiş oluyorum acaba? yaratmak ; nur külliyatı malumunuz olarak yaratmayı 2 tarzda ele almıştır: 1.ibda:o şeye ait başka hiçbir varlıkda olmayan ve olması imkansız sıfatların yoktan yaratılması..renk,koku,tat,hey'et gibi..bu manadaki bir yaratmayı, hiçten icadı inkar eden adam; zahiri ve gözle görülen bir faaliyeti inkar etmiş olacağından yok olmalı elbette ki.. 2.inşa':o şeyin mahsus ve muayyen zerratını ince eleklerle eleyip, intizamlı ve mizanlı bir kalıpta eritip dökmek tarzında, Kadir-i Mutlaka has mucizevi bir sanat.. şimdi aciz,şuursuz,kuvvetsiz,ilimsiz,sadece bir vücuttan ibaret bir zerrenin ezeli olduğunu varsaymak ,itikadın hangi esasını hedmediyor olabilir acaba? Ezeli,maddeden mücerred,acizden müberra,zaman ve mekanın tahdidinden musaffa olan Zat-ı Vahid-i Ehad in -farzı muhal olarak-ezeli olan zerreleri terkip ve tahliliyle mevcudat vücut bulmuştur anlayışı iman ve itikadın hangi esasını zedelemiş oluyor acaba? bu konuya yorumunuzu istirham edebilir miyim acaba?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Vbdestabe
ezeli olan bir şeyin halıkı olamaz arkadaşım. bundan dolayı herhangi bir mevcudu ezeli saymak halıksız saymak demektir. demekki o madde kendi kendine teşekkül etmiştir böyle bir durumda allahın muhit olan ilim ve kudretine zıttır. akidenin hangi dusturuna zıt diye sorarsan bütününe diye cevap veririm. maddeyi ezeli sayarsak nasılki vucuda çok az bir zehrin girmesiyle vucut iflas ediyorsa aynen öylede maddeyi ezeli saymakta akideye atılan bir zehir gibi diger tüm kırmızı çizgilerin çignenmesine sebep olur.. hakeza bunun gibi bir çok delil zikredilebilir abilerimiz tatminkar cevap verecektir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zülfikar
öncelikle vbdestabe kardeşim,sorumu ka'le alıp yorum yazma zahmetinde bulunduğunuz için teşekkür ediyorum..vakit ve haliniz müsade ettikce devamını beklerim ve özellikle editör lerimiz itibar edip teveccüh gösterirlerse ziyadesiyle medyun bulunacağım.. cevabınızda demişsiniz ki;zerreyi ezeli kabul etmek ;Allahın muhit olan ilim ve kudretine zıttır.. ben şahsen bunda biz zıtlık göremiyorum..neden? Allahın muhit ilmi ne demek tir?; olmuş-oluyor-olacak her şeyi ihata eden ezelden ebede her eşyayı kuşatan bir ilim sahibi olması demektir ki,zerrenin ezeli olması ile Allahın o zerreyi bilmesi manasına bir zıtlık bulunmamaktadır..zerrenin keyfiyeti ne olursa olsun ister ezeli ister Halik Teala tarafından yaratılmış olsun ilmin mahiyetine bir nakise getirmez..zira ilim bilmek demektir..var olanı veya var olacak olanı bilmek demektir..madem Allahın ilminin vasfı ezeli dir ve ihata ediyor zerre ezelde var olsun veya olmasın o ezel ilmine te'sir etmez..eğer zerre ezeli ise o ezel ilmi de zerreyi ezeli olarak ihata eder.. gelelim kudret sıfatına herhangi bir nakise getirmemesine; malumdur ki;Kadir-i Ezeli tüm kainatı bir kibrit çakar gibi suhuletle ve ordu nizamı gibi intizamla idare edebildiği gözle görülüyor..zerrattan ta seyyarata ta semavat tabakalarına ta ahiret alemlerine kadar muazzam ve muhit bir kudretin mükemmel tasarrufatı vakide müşahede olunuyor.. kudret; demek, var olan tüm kainatın tüm zerratını emirber nefer olarak mükemmelen istihdam ediyor ki, şu meşhud saltanat vücut buluyor.yoksa o camid zerrata havale edilse hiçbir sanat vücut bulamayacak idi.. ben müsadenizle sorumu yinelemek istiyorum efendim... zerrata ezeli demek itikadın hangi hükmünü cerh ediyor..?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

İki tane ezeli olamaz. Bir ezeli bir ezeliyi ihata edemez. Ederse, bu durumda ihata edilen şey ezeliyetini kaybeder.
İhata, bir sınırı gösteriyor demektir. Allah'ın ilmi, ezeli diye tanımlanan atomu ihata ederse, bu ihata, atomun ezeli olmadığının delili olur. Zira sonsuz olan, ihata edilemez.
 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zülfikar
sayın editörümüze teşekkür ediyorum.."ihata edilen sonsuz olamaz tabiriniz" hakikat mesleğinde güzel bir düstur olabilecek nitelikte şümullü bir ifade lakin bazı düşündürücü noktalar var efendim... mesela; Allahın ilmi ezelidir..o ezel ilmi tüm eşyayı ihata ediyor değil mi? olmuş olacak tüm eşya o ezel ilminin ihatasındadır..ilim de maluma tabidir..nasıl olacaksa öyle taalluk etmektedir.. şimdi ilginç olan nokta şu ki; madem ilim ezelidir,sonradan kazanılmıyor,ihdas edilmiyor,öyle ise o ezel ilmindeki eşyaya ait malumatlar da ezelidir.. yani;hem Zat-ı Mukaddese-i İlahi hem ilmi hem ilmindeki malumatlar ezeli demektir..ilmi ezeli olup ilmindekileri sonradan tasarladığını düşünmek doğru olamaz sanırım.. Demek "iki tane ezeli olamaz "tabirimiz acaba tashih gerektiriyor mu? Bediüzzaman hazretlerinin barla lahikasında beyan ettiği üzere ruhun vücud-u hariciye mazhar olmadan, gılaf-ı latifini giymeden evvelki mahiyeti noktasından bakıldığı zaman mec'uldür,bu cihette mahluktur denilemez ifadesi hepimizce malum dur. yani sonuç itibariyle zerrattan terkip edilmemiş,vücud-u hariciye mazhar kılınmamış,itibari emir seviyesinde Cenab-ı Allahın ezeli ilminde mahiyetleri tayin ve teşhis ve tesbit edilmiş bulunan vücud-u ilmilerin de ezeli ilim sıfatında malum olması gösteriyor ki o ilmi vücutların sıfatı da "ezelidir"... bu basit ve ehemmiyetsiz tefekkürümü tashih buyurursanız sevinirim..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

Allah’ın Zatı ve sıfatlarından başka herhangi bir şeye ezeliyet vermenin küfür olduğunda bütün Ehl-i sünnet alimleri ittifak etmiştir. Bu sebeple İlmin ihatasında olan malumatlara ezeliyet vermek küfür olur.
Allah’ın malumatları ezeli olarak bilmesi ile malumatların ezeli olması farklı şeylerdir, iltibas etmemek gerekir. Allah’ın, malumatları ya da ayan-ı sabit denilen vücudu ilmileri bilmesi ezeli ilmin bir keyfiyetidir. O keyfiyetin mahiyeti ise idrakten masundur, yani idraki kabil olmayan bir keyfiyettir.
Mec’ul kavramını alta vermiş olduğumuz linkte izah ettiğimiz için, tafsilatını oraya havale ederek kısaca deriz ki; Mec’ul, itibari ve nispi emirler ile ilgili bir kavramdır, kudret sıfatına konu olmak noktasında mahluk değildir, deniliyor. Yoksa bizatihi ezeliyeti haiz müstakil bir varlık manasında denilmiyor. Öyle ise mec’ul ifadesini müstakil ve bizzat ezeli olan bir şey varmış gibi delil ve izah olarak getirmek çok yanlış ve riskli olur.
Diğer bir husus, muhkem bir mesele ile zayıf bir mesele çatışıyor ve çelişiyor ise, zayıf mesele muhkem olan meselenin lehinde tevil ve tabir olunur. Bu usuluddindir. "Allah’ın Zatı ve sıfatlarından başka her şey hadis ve mahluktur." hükmü kati ve muhkem bir hükümdür. Ruh ve irade gibi itibari ve nispi şeylerin hükmü ise nazari ve zayıf bir meseledir. Öyle ise bir iki kabili tevil cümleye dayanarak kati ve muhkem kaideleri incitmek ya da ona mugayir hareket etmek ilmi ve hakkani değildir.
Diğer bir husus da "ilmin maluma tabi olması" meselesidir. Allah’ın ilminin maluma tabi olması, haşa bağımlılık, ya da mecburiyet manasında değildir. İnsan iradesinin hürriyetine işaret eden bir formül ve tabirdir. Yani "Allah’ın ezelde bizim ne yapacağımızı bilmesi, bizim irademiz üstünde bir baskı ve cebir oluşturmaz" demektir. Allah ve onun ilmi ezelidir, ama malumatlar ezeli değildir. Malumatlar ilmi ilahi içinde başı ve sonu olan kesitler ve formlardır. Yoksa bir malumat ezeliyete kadar uzanıp ilim ile at başı gitmiyor. Malum, ilmin içinde başı ve sonu olan küçük bir bilgi kırıntısıdır. Bu küçük bilgi kırıntısını ezeli olarak büyütmek ve ezeliyete kadar uzatmak doğru değildir.
Mesela insan on yıl önce bir meyve yediyse, bu meyve artık ilmin içine girmiştir, ama meyvenin formu ve varlığı o zaman ve süreç içinde kaldı. İnsanın ilmi o meyveden önce de vardı sonrada var olacak. Öyle ise o meyve ile insan ilmini aynı saymak ya da onunla bir tutmak doğru olmaz. Bu misal hakikatin her tarafını tam tutmadığı ve meselemize tam mihenk olamadığı için bazı yanlış noktalar olabilir, ama bizim bu misali vermemizdeki asıl sebep ilim ile malumun farklılığına işaret etmek içindir. Yoksa Allah’ın ilmi ezeli olduğu için onda öncelik ve sonralık manası yoktur.
İlave bilgi için tıklayınız:
Mec'ul nedir; mec'uliyetin imkan ve vücub arasında olmasından ne anlamalıyız?..

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Nurun fedaisi
Bir şey sormak istiyorum.. benim kanaatimce big bang teorisini din ile açıklamaya çalışınca.. daha sonradan bu teori geçersiz olursa dine karşıtlık olur gibi me geliyor? Yani bunlar kanun olmamış.. sadece teori.. Bu konuda bir açıklama yapar mısınız?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Bizde sizin gibi düşünüyoruz yanlışlanabilir teorileri tek gerçek gibi görüp ayeti ona göre tevil ve tabir etmek sakıncalı bir yaklaşımdır.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...