Block title
Block content

"Ey benî-İsrail ve ey benî-Âdem! Sizlere ne olmuş ki: Kalbleriniz taştan daha câmid ve daha ziyade katılaşmıştır... Zaaf ve acziniz içinde nasıl bir kalb taşıyorsunuz ki, öyle bir Zât’ın evamirine karşı o kalb kasâvetle..." paragrafın haşiye ile izahı?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Ey benî-İsrail ve ey benî-Âdem! Sizlere ne olmuş ki: Kalbleriniz taştan daha câmid ve daha ziyade katılaşmıştır. Zira görmüyor musunuz ki, o pek sert ve pek câmid ve toprak altında bir tabaka-i azîme teşkil eden o koca taşlar, o kadar evâmir-i İlâhiyeye karşı mutî ve müsahhar ve icraat-ı Rabbâniye altında o kadar yumuşak ve emirberdir ki, havada ağaçların teşkilinde tasarrufat-ı İlâhiye ne derece sühuletle cereyan ediyor; öyle de; tahte’z-zemin ve o sert, sağır taşlarda o derece sühulet ve intizam ile, hattâ damarlara karşı kanın cevelanı gibi muntazam su cedvelleri (Haşiye) ve su damarları, kemâl-i hikmetle o taşlarda mukavemet görmeyerek cereyan ediyor. Hem havada nebâtât ve ağaçların dallarının sühuletle suret-i intişarı gibi; o derece sühuletle köklerin nazik damarları, yer altındaki taşlarda mümânaat görmeyerek evâmir-i İlâhî ile muntazaman intişar ettiğini Kur'ân işaret ediyor ve geniş bir hakikatı, şu âyetle ders veriyor ve o ders ile, o kasavetli kalblere bu manayı veriyor ve remzen diyor:"

"Ey benî-İsrâil ve ey benî-Âdem! Zaaf ve acziniz içinde nasıl bir kalb taşıyorsunuz ki, öyle bir Zât’ın evamirine karşı o kalb kasâvetle mukavemet ediyor. Hâlbuki; o koca sert taşların tabaka-i muazzaması, o Zât’ın evâmiri önünde kemâl-i inkıyadla karanlıkta nazik vazifelerini mükemmel îfa ediyorlar. İtaatsizlik göstermiyorlar. Belki o taşlar, toprak üstünde bulunan bütün zevi’l-hayata, âb-ı hayatla beraber sâir medar-ı hayatlarına öyle bir hazinedarlık ediyor ve öyle bir adâletle taksimata vesiledir ve öyle bir hikmetle tevziata vasıta oluyor ki, Hakîm-i Zülcelâl'in dest-i kudretinde, balmumu gibi ve belki hava gibi yumuşaktır, mukavemetsizdir ve azamet-i kudretine karşı secdededir. Zira, toprak üstünde müşahede ettiğimiz şu masnuât-ı muntazama ve şu hikmetli ve inâyetli tasarrufat-ı İlâhiye misillû, zemin altında aynen cereyan ediyor. Belki, hikmeten daha acib ve intizamca daha garib bir surette hikmet ve inâyet-i İlâhiye tecelli ediyor. Bakınız! En sert ve hissiz o koca taşlar, nasıl balmumu gibi evâmir-i tekvîniyeye karşı yumuşaklık gösteriyorlar ve memur-u İlâhî olan o lâtif sulara, o nazik köklere, o ipek gibi damarlara o derece mukavemetsiz ve kasavetsizdir. Güya bir âşık gibi, o lâtif ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor.”

{(Haşiye):
Evet, zemin denilen muhteşem ve seyyar sarayın temel taşı olan taş tabakasının Fâtır-ı Zülcelâl tarafından tavzif edilen en mühim üç vazifeyi beyan etmek, ancak Kur'ân'a yakışır. İşte birinci vazifesi: Toprağın, kudret-i Rabbâniye ile nebâtâta analık edip yetiştirdiği gibi, kudret-i İlâhiye ile taş dahi toprağa dâyelik edip yetiştiriyor. İkinci vazifesi: Zeminin bedeninde deverân-ı dem hükmünde olan suların muntazam cevelânına hizmetidir. Üçüncü vazife-i fıtriyesi: Çeşmelerin ve ırmakların, uyûn ve enhârın muntazam bir mîzan ile zuhur ve devamlarına hazinedarlık etmektir. Evet taşlar, bütün kuvvetiyle ve ağızlarının dolusuyla akıttıkları âb-ı hayat suretinde, delâil-i vahdaniyeti zemin yüzüne yazıp serpiyor.}

Kâinat; insan meyvesi veren muhteşem bir ağaç… Ve insan, sahip olduğu harika istidatla ve sayısız kabiliyetleriyle, duygularıyla ve hissiyatıyla cennet yahut cehennem meyvesi veren bir başka ağaç.

Kâinattaki bütün hadiseler, tekvinî emir denilen İlâhî kanunlarla tanzim edilirler. Bu emirlere eşyanın isyan etmesi düşünülemez. Her varlık, kendi yaratılışına konulan kabiliyetiyle İlâhî emirleri eksiksiz ve mükemmel şekilde yerine getirir. Bazen de harika emirlere mazhar olur. Ateşin yakma kabiliyeti, Hz. İbrahim’e (as.) karşı işlemez hâle gelmiş, sabit ağaçlar emr-i Peygamberî ile Allah Resulünün (asm.) yanına gelmişler, konuşmayan varlıklar konuşarak şahadet getirmişlerdir.

Sert ağaçtan yumuşak meyvelerin süzülmesi de onun tabiatına zıt bir hadisedir. Ama, Rabbi emredince o ağaçların sanki iç âlemlerinde bir yumuşama meydana gelir ve dallarından o yumuşak meyveler akar.

Allah’ın tekvinî emirlerine karşı bütün eşya tam bir itaat hâlinde iken, âyet-i kerimede taşlar örnek verilmiş bulunuyor. Bunun hikmeti, katılıkta taşların âdeta sembol olmaları ve katı kalpler anlatılırken taşların hatıra gelmesidir.

O sert ve cansız varlıklar Allah’ın emriyle parçalanırken, sulara yol verirken, yahut toprak olmak üzere yuvarlanıp dağılırken, canlı, akıllı ve şuurlu insanların İlâhî emirleri yerine getirmemekte direnmeleri, “onların kalplerinin taş gibi katılaştığı” şeklinde nazara verilmiştir. Mûsâ aleyhisselâmın mu’cizelerine şahit oldukları, denizin yarılıp kendilerine yol verdiğini gördükleri ve kesilen sığırın  bir parçasının vurulmasıyla maktulün  konuşmaya başlayıp katili haber verdiğine de şahit oldukları hâlde, o kalpler yine yumuşamadılar. O kadar katı kalpli oldular ki,  tekrar eski batıl inançlarına dönercesine, Samiri’nin yaptığı buzağıya tapmaya başladılar.  

Haşiyede taş tabakasının üç önemli  görevi şöyle sıralanıyor:

Toprağa dayelik edip yetiştirmesi, suların muntazam cevelanına hizmet etmesi ve sulara hazinedarlık etmesi.

Üstat Hazretleri, insanla kâinat arasındaki yakın ilgiyi çeşitli yönleriyle nazara verirken, insanın kemiklerinin taşlardan haber verdiğini kaydeder. İnsandaki her kemiğin bir görevi olduğu gibi, yer küresindeki her taşın da bir görevi vardır. Dün güneşten kopmuş bir ateş kitlesi olan dünyada, bugün denizlerin ve  karaların yaratılmış olması İlâhî kaderin planı ve kudretin taallukuyla olduğu gibi, taşlar ve yer altı suları da aynı kaderle takdir edilmişler ve aynı kudretle en faydalı bir şekilde yaratılmışlardır.

Zümer Sûresinde  yer altı sularının teşekkülü hakkında şöyle buyrulur:

“Görmedin mi, Allah gökten su indirdi de onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı. Sonra onunla renkleri çeşit çeşit ekinler çıkarıyor. …” (Zümer, 39/21)

Konumuzla yakından ilgili olduğu için  www.sumu’cizesi.com sitesinde su hakkında verilen şu bilgileri de aktarmakta fayda görüyoruz:

Yer altına sızan bu sular, yerin altında birçok tabaka varken neden belli bir tabakada toplanmakta, daha aşağı tabakalara sızmamaktadır?

Çeşitli toprak tabakalarından geçtiği hâlde çamurlu ve bulanık olması gereken su, içime hazır hâlde berrak ve temiz bir şekilde nasıl kalabilmektedir?

Yer altında belli tabakalarda toplanan bu sular, hangi sebeple ve nasıl yeryüzüne çıkabilmektedir?

Su, yer çekimi kuvveti ile yerin derinliklerine doğru hareket ettiği için yer çekimi kuvveti çok önemlidir.

Yer kabuğunun sızma kapasitesi sınırlıdır. Bu sayede yer altı suyu, belli bir doygunluğa ulaşarak sabit bir değer kazanır ve taşarak yer üstüne çıkması önlenmiş olur.

Kapilarite (kılcallık) kuvvetinin olması gereklidir. Böylece belli bir derinlikten sonra yer altı sularının kaçıp yok olması engellenmiş olur.

Sızmanın olabilmesi için zemini oluşturan kayaçların gözenek, yarık, çatlak, gibi suyun geçmesine olanak sağlayacak birtakım boşluklar içermesi, yer altı suyunun oluşumu açısından çok önemlidir. Burada bir yaratılış mu’cizesi daha ortaya çıkmaktadır. Suyun kolayca sızabileceği toprak tabakalarının üst kısımları kumlu tabakalardan oluşurken, suyun kaçmasını engelleyen killi toprakları yer altı suyunun tabanında yer alır. 

Zeminin bitki örtüsü ile kaplı olması sızmayı kolaylaştırır. Çünkü bitki örtüsüyle kaplı olan yerlerde yer üstü akışı yavaş olacağından, yukarıda belirtilen koşullar da uygun olduğu takdirde sızma artar.

Görüldüğü gibi yeryüzüne düşen suyun yer altında belli katmanlarda toplanması ve tekrar yer üstüne çıkması belirli şartların gerçekleşmesi ile mümkün olabilmektedir. Tüm bu şartlar, yer altı sularının hep belli bir plan ve düzen üzerine oluştuğunu göstermektedir. Yüce Allah bunu Kur'an'da şu şekilde bildirmiştir:

"De ki: Haber verin; eğer suyunuz yerin dibine göçüverecek olsa, bu durumda kim size bir akarsu kaynağı getirebilir?" (Mülk, 67/30)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...