"Ey insan! Bir abdim, hevâ-i nefsini terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tembelliğini bırakıp bazı kavânîn-i âdetimden güzelce istifade etseniz,.." inkişaflara genellikle ecnebilerin vesile olması, Allah indinde bir makbuliyet kazandırır mı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Soruyu iki şıkka ayırabiliriz:

- Bu gibi keşiflere niçin genellikle ecnebiler vesile oluyorlar?
- Ve ecnebilerin bu başarıları, onlara Allah indinde bir makbuliyet kazandırır mı?

Müslümanların dünyaya ilim öğretme faaliyetleri Endülüs’te başlamış, Selçuklu ve Osmanlıda çok daha ilerlemiş ve bu dönemlerde özellikle sanat sahasında büyük harikalar ortaya konulmuştur. On dokuzuncu asrın sonu ve yirminci asrın başlarının Osmanlı’nın gerileme ve yıkılma dönemi olması ve yine bu dönemde ilim ve teknikte Avrupa ve Amerika’nın çok yol almaları, bu sahanın sanki ecnebilere mahsus imiş gibi algılanmasına yol açmıştır. İnşallah Üstadımızın istikbalde onları geçeceğimiz konusundaki müjdesi tahakkuk edecek ve bizden sonraki nesiller artık böyle bir soru ile karşılaşmayacaklardır.

“Şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır.”(1)

müjdesi bütün sahalarda gerçekleşecektir.

Konunun diğer yönü Lemaat’ta çok güzel ortaya konmuştur. Oradan sadece bir kaide nakletmekle yetineceğim:

“Hak olan bir vesile batıl vesileye galiptir; dolayısıyla bir hak bir batıla mağluptur.”(2)

Maddî terakkinin ve fennî keşiflerin en önemli vesilesi, bu konuda gerekli şartlara tam riâyet etmek ve gayret göstermektir. Buna riâyet edenler, ister Müslim ister gayri müslim olsunlar başarıya ulaşırlar. Ziraatta, gerekli şartları kim yerine getirirse onun bol mahsul alması gibi, fen ve teknikte de gerekli şartları hazırlayanlar başarıya ulaşırlar. Mâzide bunu biz yapmış ve dünyaya hakim olmuştuk, daha sonra ise sebeplere teşebbüste gayr-ı Müslimler daha ileri gittiler ve bize galip geldiler.

Allah indinde makbuliyet meselesine gelince, bu da yine aynı Lemaat’ta aynı konu içinde işlenmiş ve şu gerçeğe önemle dikkat çekilmiştir:

Cenâb-ı Hakk’ın iki ayrı sıfattan gelen iki ayrı şeriatı, yâni iki ayrı kanunlar manzumesi vardır ve bunların her birine itaat edenler mükâfat görürler, isyan edenler de cezalarını çekerler.

Bunlardan birisi, irade sıfatından gelen tekvinî şeriattır, yâni kâinatta hüküm süren kanunlar ve bu dünya hayatında başarıya ulaşmak için uyulması gereken esaslardır. Bunlara uyan kişi, hangi dine mensup olursa olsun, bu dünyada karşılığını görür. Meyve almanın yolu meyve ağacı dikmektir. Bu kanuna uyanlar meyvelere kavuşurlar.

Diğeri ise, kelam sıfatından gelen şeriattır, yâni Kur’ân hükümleridir. İman ve salih amel işleyenler bu şeriata uymalarının mükâfatını âhirette cennet ve ebedî saâdet olarak bulurlar. Küfür ve isyan yolunu tutanlar ise cezâ görürler. Elbette ki, ideal olan, her iki şeriata da tam uymak, hem dünyada hem de âhirette mahsul almaktır.

Ecnebiler kâinatta hüküm süren ve yanlış olarak tabiat kanunları da denilen tekvinî şeriata riâyet etmelerinin karşılığını alıyorlar. Bu da bir çeşit makbuliyettir. Ancak, makbuliyeti “rıza” manasında anladığımızda Allah katında makbul kul, yâni O’nun razı olduğu ve cennetiyle taltif edeceği kul, ancak O’na iman ve emirlerine itaat eden kuldur.

Dipnotlar:

(1) bk. Sünuhat, Rüyada Bir Hitabe.

(2) bk. Sözler, Lemeât.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...