Block title
Block content

"Ey insan! Senin elinde gayet zayıf, fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz-ü ihtiyarî namında bir iraden var." İnsanın iradesini biraz açar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kâinata baktığımızda, her şeyin hikmetle yerli yerince yaratıldığını görüyoruz. Buna bütün bilimler şahittir. Bu, teleskoplarla ulaşabildiğimiz en uzak ve en büyük cisimlerde de böyledir, mikroskoplarla inebildiğimiz en minik mahluklarda da böyledir. Bu kılı kırk yararcasına ince sanat Yaratanın her şeye hakkını veren (Âdil) ve abes ve boşuna hiçbir şey yapmayan (Hakîm) biri olduğunu gösterir. Böyle bir Allah gönderdiği kitaplar ve peygamberlerle bizi bir şeyleri yapmaya ve bir şeyleri yapmamaya çağırdığına ve bunlara uymaya teşvik için cenneti vaad ve cehennemle tehdit göre bizde yapmayı veya yapmamayı seçme hürriyeti vardır. Yoksa bu vaad da tehdit de anlamsız olurdu. Çünkü seçme özgürlüğü olmayan birini cezalandırmak veya mükafatlandırmak ne adaletle ne de hikmetle bağdaşır.

Diğer taraftan insan kendini yokladığında, kendisinde açıkça bir ihtiyar (yani seçme özgürlüğü) hisseder, o ihtiyarın vücudunu vicdanen bilir.

Üstad Yirmi Altıncı Söz'ün İkinci Mebhas Altıncı Vecih’te izahında şöyle anlatılmaktadır: 

Bir kısım âlimler cüz-ü iradenin dış alemde bir varlığının olmadığını, dolayısıyla itibarî bir varlığa sahip olduğundan kula verilebileceğini söylerler. Diğer bir kısım alimlerse cüz-i iradenin haricî bir varlığı olduğunu, bu yüzden kula verilemeyeceğini, fakat o cüz-i iradeyi bir seçenekten bir başka seçeneğe sevkeden meyelanın (eğilimin) itibarî olup kula verilebileceğini söyler.

İnsan seyr halindeki muhteşem bir gemiye benzetilebilir, gemi her şeyiyle sultana aittir. Gemiyi yapan ve geminin makinelerine hükmeden odur. Cüz-i irademiz o gemide bir dümenci gibidir. Gemiyi ne yapmaya, ne de işletmeye gücü yetmemektedir. Seyr halinde olan ve durdurulamayan bu gemide bu dümencinin tek yapabildiği seyahatın yönünü belirleyebilmektir. Dolayısıyla seyahatin tüm masrafını ve cihazatını sultan karşılamakta, hatta geminin sistemini de o işletmektedir. Fakat seyahatin yönünü seçmek bize bırakılmıştır. Bizim sorumluluğumuz budur. Bizden de bunun hesabı sorulacaktır.

İrademiz her şeyden bağımsız mıdır? Elbette ki, bir çok şey bizim eğilimlerimizi belirler: Çevresel faktörler, telkinler, arzular, hormonlarımız da bunlara dahil. Üstadın şu ifadelerine bakalım:

“Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbap çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâileri var.” (1)

“İnsandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Kuvve-i şeheviye ve gadabiye ise, şeytanın desiselerine hem kabile, hem nâkile iki cihaz hükmündedir. İşte, bunun içindir ki, Cenâb-ı Hakkın Gafûr, Rahîm gibi iki ismi, tecellî-i âzamla ehl-i imana teveccüh ediyor. Ve Kur'ân-ı Hakîmde peygamberlere en mühim ihsanı mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları istiğfar etmeye davet ediyor.” 

“Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı ileride gayet büyük bir mükâfâta tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb-ı müeccelden ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor, belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlûp oluyorlar. Şu halde, kebâiri işlemek imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir.” (2)

Bazen Cenab-ı Hak irademize müdahele edebilir veya her irade ettiğimiz şeyi de yaratmayabilir. Ama bu konularda sorumlu tutulmayız.

Bu gerçekler doğrultusunda meseleyi ele aldığımızda, “İnsan seçme hürriyetine sahip olmadığı şeyden sorulmayacaktır.” “İnsan elinde olan şeylerden sorumludur.” Biz niyetlerimizden sorgulanacağız. Neyi niye istediğimizden hesaba çekileceğiz. Biz vicdanımıza müracaat ettiğimizde neyi isteyerek yaptığımızı neyi istemeden yaptığımızı biliyorsak, o seçimimize itibar ederek o şeyi yaratan Cenab-ı Hak bizim neyi isteyerek neyi istemeden yaptığımızı bilmiyor mu?

Ayrıca aslolan günaha düşmek değil günaha bakışımızdır. Eğer günahlarımızdan pişmanlık duyuyor hatırladıkça kahroluyorsak, tevbe ve istiğfarla bunlardan dolayı affa mazhar oluruz, aftan da öte Allah’a daha da yaklaşmamıza vesile olabilir. Bu insan, serbestçe günah işleyen, pişmanlık da duymayan, hele de bunu övünülecek bir şeymiş gibi anlatan bir insanla aynı durumda değildir.

Şu da unutulmamalıdır ki, insan karar mekanizmalarını dolayısıyla idaresini etkileyen bazı faktörleri menfiden müspete çevirebilir. İnsan iradesini öncelikle burada kullanmalı. Ama bazıları kendisini yokuş aşağı bırakmayı tercih ederken (yani duygu ve zevklerin eğimine bırakırken) bazıları da duygularına rağmen kalp ve aklının uygun gördüğü yokuşlara tırmanma gibi bir zora talip olur. İnsanın günahlarla arasına nasıl mesafe koyacağını ve sevaplara nasıl daha yakın olacağını anlatan şu ifadeleri bu konuda ufuk açıcıdır:

”Ey insan! Senin elinde gayet zayıf, fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz-ü ihtiyarî namında bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenâtın bir meyvesi olan Cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel'unenin bir meyvesi olan zakkum-u Cehenneme yetişmesin."

"Demek, dua ve tevekkül meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelân-ı şerri keser, tecavüzâtını kırar” (3)

Dipnotlar:

(1) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a.

(2) bk. Lem'alar, On Üçüncü Lem'a.

(3) bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
Yükleniyor...