Block title
Block content

"Ezcümle, fünun-u hikmetten gelen zulümat-ı ruhiye, ruhumu kâinata boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur aradım; o meselelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ, Kur’ân-ı Hakîmden gelen Lâ ilâhe illâ Hû cümlesiyle..." Devamıyla açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Bu hücumdaki münâzarât-ı nefsiye, lillâhilhamd, kalbin muzafferiyetiyle neticelendi. Çok risalelerde kısmen o münazaralar yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek için, binler burhandan birtek burhan beyan edeceğim. Tâ ki, gençliğinde hikmet-i ecnebiye veya fünun-u medeniye namı altındaki kısmen dalâlet, kısmen mâlâyâniyat meseleleriyle ruhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların ruhunda temizlik yapsın; tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:"

"Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namına nefsim dedi ki: 'Bu kâinattaki eşyanın tabiatıyla bu mevcudata müdahaleleri var. Her şey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hububatı topraktan istemeli. En cüz'î, en küçük bir şeyi de Allah'tan istemek ve Allah'a yalvarmak ne demektir?' "(1)

Büyük alemde tabiat ne ise, insanın iç alemindeki nefis ve enaniyet de odur. Yani tabiat fikri ve kiri nasıl eşya üzerinde tezahür edip parlayan tevhit hakikatlerini saklayıp gizliyor ise, insanın iç alemindeki nefis ve benlik de aynı şekilde iman hakikatlerinin önünde duran bir bent gibidir. Bu bentler tahkiki iman dersleri ile yıkılmadan, nurlar kalbe akmaz ve insan gaflet perdesinden kurtulamaz.

Nefis ve enaniyetin, neticeleri, meyveleri sebeplerden telakki etmesi sari ve köklü bir hastalık olduğu için, Üstad Hazretleri ilk olarak bu hastalıktan başlıyor. İnsandaki nefis ve enenin hocası ve rehberi menfi felsefedir. Kalbin hocası ve rehberi ise vahiydir.

Üstad Hazretleri küfür ve şirkin temelini oluşturan en önemli fikirlerden olan her şeyin icad edicisi ve yaratıcısı sebeplerdir, diyenleri susturmakla işe başlıyor. Felsefede bu fikre determinizm felsefesi deniyor. Yani her şey sebep sonuç ilişkisi ile izah ediliyor. Üstad Hazretleri bu fikrin esasız ve bozuk olduğunu nefis ve enaniyeti susturacak bir şekilde  kati olarak ispat ediyor.

Kainatta her netice bir sebep vasıtası ile yaratılıyor; sebepsiz bir netice yoktur. Allah kainatta sebeplerle iş görmeyi murat etmiştir. Yani kainatta sebep sonuç ilişkisi hakimdir. Lakin Allah sebepleri gayet derecede zayıf ve kuvvetsiz, neticeyi ise gayet derecede kuvvetli ve sanatlı yaratmıştır. Bunun hikmeti, insanlar neticeyi sebepten bilmesinler diyedir. Yani neticeyi tanzim edip yaratan sebepler değil, Allah’tır. Bunu insanlara ilan ve izhar etmek için sebepleri gayet adi ve basit, ondan hasıl olan neticeleri ise gayet sanatlı ve güzel yaratmış.

Sebeplerin zayıf, sebepten hasıl olan neticenin kuvvetli olduğuna milyonlarca örnek verilebilir. Mesela, binlerce  kişilik bir beldeyi bir asker zorla bir yere sevk edebilir. Burada sevk kuvveti askerin şahsından değil, askerlik münasebeti ile dayandığı ordu kuvvetinden geliyor. Bu yüzden asker kendi namına değil, ordu namına bu işi yapıyor denilir. Yoksa aksini iddia etmek hamakat olur. Zira bir askerin şahsi kuvveti binlerce insanı zorla sevk etmeye yetmez.

Bunun gibi, tohum ve çekirdek Allah’ın kudretine bir perde, bir sebeptir. Yoksa mucit ve yaratıcı değildir. Çekirdek ve tohumun mahiyeti gayet basit ve zayıf iken, çekirdek ve tohumdan hasıl olan ağacın mahiyeti ise gayet mükemmel ve ağırdır. Böyle bir sebebin, öyle bir neticeyi yaratıp, bütün işlerini tedbir ve idare etmesi mümkün değildir. Öyle ise çekirdek ve tohum her şeye kudreti yeten bir Zatın memuru ve hizmetkarıdır. Tıpkı asker örneğindeki gibi.

Mercimek tanesi büyüklüğünde olan hafızanın milyonlarca levhayı ve resimleri muhafaza etmesi, küçük bir et parçasının işi değildir; Allah’ın kudretinin bir harikası ve işidir. Şayet insanın yaşamı boyunca bütün görüp duyduğu şeyleri şu tırnak kadar et ve ondaki hücreler arşivliyor dersek ve onda tecelli eden Allah’ın harika kudret ve tasarrufunu o adi et parçasına ve şuursuz hücrelere havale edersek, tam bir akılsızlık etmiş oluruz.

 Her bir sebebin netice karşısında aciz ve zayıf durması, Allah’ın kudret ve tasarrufuna işaret eden bir delildir. Ya da sebep ile sebepten hasıl olan netice arasındaki büyük boşlukta Allah’ın isim ve sıfatları güneş gibi doğar ve kendini ilan eder. Bu boşlukta parlayan sıfatları görmemek ve Allah hakkında marifete ulaşamamak tam bir hamakat ve cehalettir.

Üstad'ın şu ifadelerine kulak verelim:

"Mânen der: Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor; Birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîmin perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyanattan Rahîm, Rezzâk, Mün’im, Kerîm gibi çok esmânın matlaları görünüyor."(2)

İşte sebeplerin netice üzerindeki acziyeti ve cehaleti ispat edildikten sonra, nefis ve ene tam bir teslimiyet ile iman hakikatlerine boyun eğiyor. Felsefenin o bozuk ve karmaşık fikri gidiyor, yerine iman ve tevhidin parlak nurları geliyor. 

Dipnotlar:

(1) bk. Lem'alar, Yirmi Altıncı Lem'a.
(2) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...