"Fakat, ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor. Evet, Cenâb-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenâb-ı Hakkın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir..." İzah?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de manen kapalıdır. Cenab-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan “ene” namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, “ene” de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor."

"Evet, Cenab-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vâhid-i kıyasî yapsın."(1)

"Fakat, ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor."

İnsana bu benlik duygusu niçin verilmiştir? Bu suale doğru cevap verilmesi ve böylece insan istidadının yerinde kullanılmasıyla kâinatın da doğru değerlendirilmesinin yolu açılmış olacaktır. Bu sorunun cevabı bir sonraki cümlede şöyle veriliyor:

"Evet, Cenâb-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenâb-ı Hakk'ın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vâhid-i kıyasî yapsın."

Geniş bir mefhum olan hürriyetin buradaki mânası, “insanın, benliğini doğru yahut yanlış kullanma konusunda serbest bırakılmış olmasıdır.”

“Ene”yi doğru kullanmanın tarifi de şöyle verilmiş oluyor: “Cenâb-ı Hakk'ın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vâhid-i kıyasî” yapılması…

Hürriyetin esası cüz’î iradeye dayanıyor. İnsana iman-küfür, tevhid-şirk, salahat-fısk, adalet-zulüm gibi birbirine zıt nice yollardan dilediğini tercih etme selahiyeti verilmiş. İnsan, kendi iradesini neye yönlendirse Allah onu yaratıyor.

Bu ikili şıklardan biri de enenin kullanımıyla alâkalı. İnsan, “Ben şu kadar güçlüyüm, şu işleri başardım, şu konularda benden üstününü göremiyorum” gibi sözlerle nefsini methedip, bütün iyilikleri kendine mal edebildiği gibi, “Ben dün yoktum, Allah’ın var etmesiyle varlık nimetine kavuştum, gücüm ve kuvvetim gibi, ilmim ve kabiliyetim de O’nun ihsanı. Ben O’nun kanunlarına uymakla vazifeliyim. Neticeleri ise Rabbim yaratıyor” diyerek, kendini medih yerine Allah’a hamd ve şükür de edebilir.

İşte hürriyet, bu iki şıktan birini tercih etmekte söz konusudur. Bu tercihi doğru veya yanlış yapmanın temelinde ise enenin malikiyetini “vehmî veya aslî” bilmesi yatıyor.

Enenin, “mevhum, farazî bir vâhid-i kıyasî” olmasına da kısaca temas edelim.

Enenin doğru kullanımıyla alâkalı bir iki misal vermiştik. Bu ve benzeri misallerde, beş batınî duygumuzdan biri olan kuvve-i vehmiyemizi kullanmış oluyoruz. Yani, insanın kendine malik olması ancak vehimdir. Üstad'ın Katre Risalesini başında zikrettiği dört kelamdan birisi “İnni lestü maliki” kelamıdır. “Ben kendime malik değilim. Ancak, malikim kâinatın malikidir.”

Demek ki, insanın hakiki maliki ancak kâinatın maliki olan Allah’tır. Bu fani, aciz ve fakir insanın kendini kendine malik sayması ancak “mevhumdur ve farazîdir.”

Üstad'ın ifade ettiği gibi bu vücud bizim “eser-i san’atımız değildir,” Yani, onu biz yapmamışız. Yolda da bulmamışız.

Meselâ, bizim, “benim elim” dememiz, bir askerin “benim tüfeğim” demesi gibidir. O tüfek onun aslî malı değildir, ama askerlik süresinde onu kullanacağından, “benim tüfeğim” diyebilmektedir. O malikiyet vehmî bir malikiyettir. Bizim kendi azalarımıza sahip çıkmamız gibi, kendi kuvvetimize, irademize ve sair sıfatlarımıza sahip çıkmamız da bu nevidendir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şemme.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...