Block title
Block content

“Fakat Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezasıyla zahir esbabı .., hamakatın en eşneidir.” a. İnkılabat-ı madeniyenin hiç mi hakikati yoktur? b. Zelzelenin fennî izahı nasıl yapılabilir?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Fakat Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezasıyla zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazan da bir madeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi madenî inkılabat dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlahî ile olur; başka olamaz. Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip, bîçare maktûlün büsbütün hukukunu zayi' etmek; ne derece belâhet ve divaneliktir. Aynen öyle de: Kadîr-i Zülcelal'in müsahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen bir bombayı, ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için "ateşlendir" diye olan emr-i Rabbanîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamakatın en eşneidir.”

SORULAR:

a. İnkılabat-ı madeniyenin hiç mi hakikati yoktur?

b. Zelzelenin fennî izahı nasıl yapılabilir?

CEVAPLAR:

a. Burada inkılabat-ı madeniye inkâr edilmiyor. Bu inkılabın kendi kendine, tesadüfen olmuş gibi gösterilmesine karşı çıkılıyor. “Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezasıyla zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazan da bir madeni harekete emredip, ateşlendiriyor.” denilerek inkılabat-ı madeniyenin zahir bir sebep olduğu, onu ancak Kâdir-i Mutlakın ateşlendirdiği vurgulanıyor.

Bu vesileyle Nurlarda çokça işlenen “sebeplerin bir perde, iş görenin ise kudret-i Samedaniye” olduğu konusu üzerinde  biraz duralım:

 “Dünya darü’l-hikmet, ahiret darü’l-kudrettir.” buyruluyor.

Hikmet ve kudret hem dünyada hem de ahirette birlikte tecelli ederler. Yani, Allah’ın kudretiyle yaratılan her şey hikmet üzere yaratılır. Bununla birlikte dünyada hikmet daha çok nazara çarpar, ahirette ise kudretin azameti ön plana çıkar.

Bir örnek verelim:

Yıldızlar da güzeldir, çiçekler de. Ancak, yıldızları seyrettiğimizde güzellikten çok haşmet ve azamet manaları kalbimize hakim olur. Çiçekleri seyrettiğimizde ise onlardaki cemal tecellilerine hayran oluruz. Bir çiçek de ancak bütün kâinatı yaratan, tedbir ve idare eden sonsuz bir kudretle meydana gelir; ama ona baktığımızda azamet yerine güzellik manası nazarımıza çarpar.

Dünyanın darü’l-hikmet olmasının çok ciheti ve çok hikmetleri vardır.

Bu dünyada terbiye fiilinin nice farklı ve birbirinden güzel icraatları çokça görüldüğünden, Kur’an'ın özeti olan Fatiha Suresinde, Allah’ın Rabbü’l-âlemîn ismi öncelikle ve özellikle nazara verilir. Rab; terbiye eden, tedricen kemale erdiren manasına geliyor. Bu ise kudretten çok, hikmeti hatıra getirir.

Çekirdek bir terbiyeden geçiyor ve bütün ağacın programını taşıyan bir mahiyet kazanıyor. Sonra o çekirdek Fettah ismiyle yarılıp açılıyor ve ondan kademeli olarak, bir ağaç yaratılıyor. Dünün çekirdeğinin bugün muhteşem bir ağaç olması ve dallarında yüzlerce meyve beslemesi terbiye fiilinin bir neticesi ve Rab isminin bir tecellisidir.

Aynı şekilde, dünün yumurtasının, bugün, gören, işiten, seven, korkan, yiyip içen, büyüyüp gelişen bir canlı olması da terbiye fiilinin ayrı bir neticesidir. Kuş yumurtasının uçacak şekilde, balık yumurtasının yüzecek şekilde terbiye edilmeleri Rab isminin farklı tecellilerini sergiler.

Bir buçuk milyonu aşkın hayvan türünün her biri, böyle birbirinden ayrı terbiyeler görmüşler, kimi parçalayıcı aslan, kimi nağmeler saçan bülbül, kimi süt veren koyun, kimi bal veren arı olmuş.

Bu terbiye fiillerinin en mükemmeli, ahsen-i takvimde yaratılan, yani en cami  bir istidat sahibi olarak terbiye edilen insanda görülür.

Dünün bir damla suyu, dokuz aylık bir terbiye sonunda gören, işiten, düşünen, seven, korkan, çok farklı ilimlere ve sanatlara kabiliyetli harika bir canlı olarak dünyaya gönderiliyor.

İnsanların, diğer canlıların ve bitkilerin böyle safhalar halinde yaratılmaları, kâinatın altı devrede yaratılmasıyla yakından ilgilidir. Üstat hazretleri insanı “kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi” olarak tarif eder. Buna göre, diğer canlılar ve bitkiler de kainatın meyveleridir, ama bunlar içinde en mükemmel meyve  insandır.

Bütün bu meyvelerin  zaman içinde ve tedricen gelişmeleri gösteriyor ki onların ağacı olan kâinat da yine kademeli olarak, zamanla ve tedricen yaratılmıştır.

                               “O, semaları ve arzı altı günde yaratandır.” (Hud, 11/7)

Burada önemli bir sorunun cevabını arayıp tekrar konumuza dönelim:

Kâinat ne fabrikası? Bir fabrikanın mamul maddesi kumaşsa o fabrikaya kumaş fabrikası diyoruz; şekerse şeker fabrikası.

Bu kâinat akılları hayrette bırakan bir İlahi fabrika. Sadece deveyi nazara alsak, bu kâinata “deve fabrikası” diyeceğiz; koyuna baktığımızda ise “koyu fabrikası.” Fabrikanın aksamında bir farklılık yok.  Ama, çam ağacından lâleye, karıncadan balinaya, ipek böceğinden insana kadar bütün canlı ve bitki türleri bu kâinat fabrikasından çıkıyorlar. Alemlerin Rabbi, bu kâinatı bütün türlerin ortak fabrikası olacak şekilde terbiye etmiş.

Bu kâinat fabrikasında eşya safhalar halinde yaratılıyor ve bu yaratmada  sebepler görev alıyorlar. İnsanın yaratılışına anne ve babası sebep oluyorlar. İnsan doğrudan ve melekler gibi mükemmel şekliyle yaratılsaydı imtihana tabi tutulmaz, melekler gibi sabit makamlı kalırdı. Anne-baba ve akraba kavramları da olmazdı.

Beden, son şekliyle, mükemmel olarak yaratılsaydı da ruhun terakki ve kemali insanın cüzi iradesine bırakılsaydı, o zaman dünyamız otuz-kırk yaşında, henüz konuşma bilmeyen büyük çocuklarla dolacaktı. Onların terbiye ve tekâmülleri de zamanla olacağından, insanlar ancak altmış-yetmiş yaşlarında belli bir meslek sahibi olacaklardı.

Allah, sonsuz hikmetiyle insanın anne-baba yoluyla  yaratılmasını takdir etti. Böylece hem çocuklar emin ellerde dünya hayatına hazırlandılar. Hem anne ve babalarının çocuklarına harcadıkları emekler ve masraflar kendileri için bir sadaka hükmüne geçti, hem de onun manevi hayatına yön vermeleri ebeveyn için büyük bir sevap kaynağı oldu.

Bu hikmet dünyasında her şey bir sebeple yaratılıyor. Ancak, Üstadımızın buyurduğu  gibi,

  "Bütün zahiri sebepler yalnız birer perdedirler, icadda da hiç tesirleri yoktur.” ( Şuâlar, On Beşinci Şuâ)

Anne ve babayı çocuğa sebep kılan Allah, meyvelere de ağaçları sebep kılmıştır. Bütün sebepler bu hikmet dünyasında zahiri bir perde olmanın ötesinde bir tesir gücüne sahip değillerdir. Bunun en güzel örneği de yine insandır. Üstad'ın şu cümlesi bu noktada fikrimize önemli bir  ufuk açar:

“Esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahabi insan iken, ef’al-i ihtiyariye nâmıyla kendine mal zannettiği ef’alin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana aittir.” (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

İnsan kendi vücudunda cereyan eden ve iradesi dışında meydana gelen fiillerde hiç söz sahibi değil. Kanının dolaşımı, kalbinin çalışması, sindirim, solunum ve sinir sistemlerinin faaliyeti gibi sonsuz denecek kadar işten insanın haberi bile olmuyor. Kendi iradesiyle yaptığı yeme-içme gibi bir fiilde de insanın hissesi çok az. Mesela, insan yeme işini sadece irade ediyor, gerisini yine Allah yaratıyor. Dişlerinin yemeye en uygun biçimde dizilişinden, çenelerinin  çalışmasına, tükürük bezlerinin dengeli biçimde üretim yapmasına kadar nice işler yine onun iradesi dışında yaratılıyor, tanzim ediliyor. Üstad'ın ifadesiyle “esbabın sultanı olan insan”  icat konusunda bu derece aciz olunca, diğer sebeplerin sadece birer perde oldukları, iş görenin kudret-i Samedaniye olduğu çok daha iyi anlaşılır.

Bir ayet-i kerime:

“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Fetih, 48/4)

Bu orduda görev alan askerlerin hepsi İlahi iradeyle iş görüyorlar.

Mesela, rüzgâr kendi iradesiyle esmiyor, bulutları kendi keyfince sevk etmiyor ve muhtaç yerlere damlalar halinde kendi iradesiyle indirmiyor.

Deniz, içindeki balıkları kendi yapmıyor, toprak da bu kadar sebzeyi ve meyveyi kendi sanat  ve maharetiyle ortaya koymuyor.

Dünyanın kendi yörüngesinde dönmesi de onun iradesiyle değil. Dilediği süratle ve istediği yörüngede hareket edemiyor.

“Havl ve kuvvet ancak Allah’ındır.” Dilediğine hikmetinin gerektirdiği kadar kuvvet ve kudret veriyor. Güneşe gezegenlerini çevirecek kadar güç veren de O, ağaçlara meyvelerini, canlılara yüklerini taşıyacak kadar kuvvet ihsan eden de O.

Bizim içimizde mideyi, karaciğeri, akciğeri, pankreası o yarattığı gibi, yer küresinin içindeki tabakaları da yine O yaratmış. Bizim iç organlarımız Allah’ın kendilerine takdir ettiği görevleri yerine getirdikleri gibi,  arzın tabakaları da yine Allah’ın verdiği işleri yapıyorlar.

 İç organlarımızın hareketleri de, mağmadan tâ en üst tabakaya kadar yer kürenin bütün tabakalarındaki hareketler de Allah’ın iradesiyledir. İşte bir ağacın içindeki tezgahı çalıştırıp ondan meyveler çıkaran, insanın ve diğer canlıların organlarını çalıştırıp onların hayatını devam ettiren bir kudretin, fay hatlarını kendi iradelerine ve keyiflerine terk etmesi nasıl düşünülebilir?.

Sebepler sadece birer perde. Onlar da, onlardan çıkan sonuçlar da yaratılıyorlar. Meyveyi ağacın yaptığını, hububatı toprağın yaptığını nasıl söyleyebiliriz? Önce ağaç bir meyve fabrikası olarak yaratılıyor da sonra ondan meyveler süzülüyor. Biz saçımızı yaptığımızı iddia edebiliyor muyuz ki, meyveleri ağacın yaptığını söyleyebilelim. Yeryüzünün tümü, o ağaç gibi, bir terbiyeden geçmiş de üzerinde bu kadar farklı varlıklar boy gösteriyorlar.

Bilim adamları, dünyanın güneşten koptuğunu tespit etmişler. Dünün ateş parçasında bugün okyanuslar ortaya çıkmış ve onlarda sayısız balıklar yaşıyorlar. Bir tarafta ormanlar yayılmışlar, içlerinde ceylanından aslanına, tilkisinden tavşanına kadar nice farklı türler hayatlarını sürdürüyorlar. Beride şehirler kurulmuş, oralarda  insanlar toplum hayatı sergiliyorlar... 

Bütün bunlar o ateşin terbiye görerek bu günkü hali almasının meyveleridir. Ateşi okyanus yapan kim ise balıkların sahibi de O’dur; aynı ateşi orman yapan kim ise bülbüller de onun misafirleridir.

“Tarla kimin ise, mahsulat da onundur; deniz kimin ise, içindekiler de onundur.” (Sözler, Yirmi İkinci Söz)

Bir adım geri gidelim. Yine bilim adamlarının tespitine göre, Güneş, hidrojen gazından meydana geliyor ve hidrojenin helyuma dönüşmesinden enerji ortaya çıkıyor. Bu da ayrı bir terbiye tecellisidir. Hidrojen olduğu gibi kalsa, helyuma dönüşmese ne enerji olacak, ne de onunla çevrilen gezegenlerden söz edilecek.

Dünyanın güneşten koptuğunu kabul ediyoruz, ama şu sorularımızın da cevabını bulmak istiyoruz:

Bu kopuşla başlayan ayrılık yolculuğu  niçin sürekli olmadı?

Yüz elli milyon kilometrelik yolculuk bu noktada nasıl son buldu?

O ateş parçası niçin güneş etrafında dönmeye başladı?

Nasıl soğudu?

Dünün hidrojenine oksijeni kim ilave etti? Bu zıt karakterleri kim birleştirdi de su haline getirdi?

Demir, bakır, nikel gibi nice elementler bu dünyaya nereden geldiler? 

Hayat nasıl ve niçin yaratıldı?

Hayatın lazımı olan görme, işitme, sevme, korkma gibi sıfatlar ve özellikler bu soğuyan ateşten mi çıktılar?

İşte Allah kelamından iki ayet:

“İnsan üzerine zamandan öyle bir dönem gelip geçti ki, (o vakit) o anılmaya değer bir şey değildi. Şüphesiz biz insanı, karışım hâlindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.” (İnsan, 76/1, 2)

İşte, adından söz edilmeyen ve anılmaya değmeyen insan, bu mevcut hale bir terbiye sonunda geldiği gibi, güneş de bir zamanlar yoktu, onun da adından söz edilmiyordu; onun da üzerinden bir zaman geçti ve hidrojen deposu haline geldi. Sonra insanın görücü ve işitici olması gibi, onun da bir terbiyeden geçerek helyuma dönüştü de ısı ve ışık vermeye başladı. İnsanı görüp işitecek hale getiren kim ise,  hidrojeni de ısı ve ışık verecek hale O getirdi.

Şimdi şu sebepler zincirine bir göz atalım:

Güneş dünyaya sebep…

Dünyanın soğuması denizlere, karalara sebep…

Denizler balıklara, karalar ormanlara sebep… 

Ağaçlar meyvelere, yumurtalar kuşlara sebep…

Bu sebepler zincirinde bir önceki halka “sebep”, bir sonraki halka müsebbeb yani netice oluyor. Her halka bir yönüyle sebep, bir yönüyle hem müsebbeb…

Ne dünyayı güneş yapmış, ne balıkları denizler, ne meyveleri ağaçlar, ne kuşları yumurtalar, ne de insanları nutfeler, anneler, babalar…

Ve bütün bu sebepler zinciri şu hakikati haykırıyorlar:

“Esbab bir perdedir. Müsebbebleri yapan başkadır.” (Sözler, Otuz Üçüncü Söz)

Bu imtihan dünyasında eşyanın, sebepler eliyle yaratılmalarının birçok hikmeti var. Bunlardan birisi, bu sebepler zincirinde farklı varlıkların yaratılması ve onlarda farklı isimlerin tecelli etmesi. Bu zincir olmasa, meselâ, tavuklar doğrudan yaratılsalardı, ne yumurtadan söz edilirdi, ne civcivden, ne piliçten.

İkinci bir hikmeti, insanların bu yolla bir imtihana tabi tutulmaları. Yani, kimler bu mucize eserleri Allah’tan bilecekler ve kimler bunları sebeplere verecekler?

İnsanların bu imtihanı kolayca kazanmaları için, Rabbimiz, rahmetiyle sebepleri adi, aciz, cahil, şuursuz yaratmış, onların eliyle çok harika eserler sergilemiştir.

“Sebeb gayet âdi, âciz ve ona isnad edilen müsebbeb ise gayet san’atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder. Hem müsebbebin gayesi, faidesi dahi, cahil ve camid olan esbabı ortadan atar, bir Sâni’-i Hakîm’in eline teslim eder.” (Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Yedinci Pencere)

Bu “gaye ve fayda” meselesi, esbabperestleri de, materyalistleri de, tabiatperestleri de tamamen susturuyor.

Bu meselede, ağacın, meyveyi kendi irade ve kudretiyle yapıp yapamayacağı, bir an için, bir yana bırakılıp şu sorunun cevabı aranıyor:

O meyve niçin yapılıyor? Ağacın bu gayeden, bu faydadan haberi var mı?

Ne kendini, ne insanı, ne insan bedenine lazım olan vitaminleri, kalorileri bilmekten çok uzak olan ağaçtan, bütün bu faydaları taşıyan bir meyve çıkıyorsa bu olay ancak şöyle açıklanabilir:

O meyveyi yapan zat, insanı tanıyor, onun ihtiyaçlarını biliyor ve meyveyi, her şeyiyle, rengiyle, kokusuyla, vitaminiyle onun için yaratıyor ve onun istifadesine sunuyor.

Bu “gaye ve fayda” delili, her şeye ve her olaya uygulanabilir.

“Güneş niçin ışık veriyor, dünya niçin dönüyor, atmosfer dünyayı niçin kuşatmış, yer yüzüne niçin toprak serilmiş, meyvelerin içine çekirdekler niçin konulmuş?” gibi sayısız sorunun her biri, sebeplerin birer perde olduklarını haykırırlar ve “Sebepleri yaratan ve müsebbeplere o gayeleri takan ancak Alîm ve Hakîm olan Allah’tır.” hükmünü ilan ederler.

Nur Külliyatı'nda sebeplerin yaratılmasının önemli bir hikmeti de şöyle nazara veriliyor:

“Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.” (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

Sözler’de geçen, “Her bir ağaç bir tablacı hükmündedir.” cümlesi, bu konuda güzel bir örnektir. Padişahın misafirlerine, onun ikramlarını bir tabla içinde sunan hizmetçileri düşünelim. Padişahın izzet ve celali ister ki, nimetleri bizzat kendisi vermek yerine hizmetçilerine verdirsin. Ama o nimetlere karşı yapılacak teşekkür, o hizmetçilere değil de bizzat padişaha yapılsın.

Öte yandan, insan  bu alemde cereyan eden  ve zahiren faydasız gibi görünen hikmetli olaylara “akibeti görmeyen kör hissiyatıyla” nazar ettiğinde, yanlış sonuçlara varacağı için, onu “kadere itiraz ve hikmeti ittiham” tehlikesinden kurtarmak için sebepler perde olarak yaratılmışlar. Ta ki, bir musibete uğradığında, hissiyatının zirvede olduğu o ilk dönemde itiraz oklarını sebeplere atsın ve imanını yaralama tehlikesinden uzak kalsın. Daha sonra, hayrı da şerri de Allah’ın yarattığını, ölüm ve hastalık gibi bize çirkin görünen olayların arkasında gizli çok güzellikler saklandığını düşünecek ve itiraz yerine sabır ve tevekkül yolunu tutacaktır.

b. Deprem konusunda çok makaleler yazılmış; çok kitaplar telif edilmiştir. Biz, bu konuda ihtisas sahibi olan Prof. Dr. Ramazan Özey bey’in "Depremle Uyanmak" adlı kitabından kısa bir bölüm nakletmekle yetineceğiz.

Deprem Nedir?

A) Deprem Kavramının Sözlük Tanımı:

Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Türkçe Sözlükte, Deprem; "Yer kabuğunun derin katmanlarının kırılıp yer değiştirmesi veya yanardağların püskürme durumuna geçmesi sebebiyle oluşan sarsıntı, yer sarsıntısı, hareket, zelzele” olarak tanımlanmaktadır. Osmanlıca; hareke-i arz (yerin hareketi).

Ansiklopedik olarak deprem; yer kabuğunun belli bir derinliğinde, bir dış merkezden başlayarak oluşan ani devinim ya da sarsıntı. Deprem kelimesi, eski Türkçe deprenmek (kıpırdamak)  kelimesinden türetilmiştir.

Deprem Bilimi; Depremleri, yer hareketlerini inceleyen bilim, sismoloji.

Depremçizer: Depremleri yazan cihaz. Sismograf.

Depremyazar: Depremlerin yerini, süresini, şiddetini tespit eden çok duyarlı cihaz, sismograf.

 B) Deprem Kavramının Jeolojik Tanımı:

Deprem dünyaya özgü bir doğa olayıdır. Dünyanın kabuk kısmındaki kayaçlarda biriken enerjinin, sismik dalgalar biçiminde serbest hale geçmesi olayına deprem denilir. Potansiyel enerji, gerilim etkisinde kalan, esnek, biçim değiştirme özellikli kayaçlarda, gerilim enerjisi olarak birikmektedir. Biriken bu potansiyel enerji, belirli sınırları aşarsa, kayaçlar kırılır ve buna bağlı olarak kaymalar ve yer değiştirmeler gerçekleşir. Bu yer değiştirmeler, genelde dünyanın fay (kırılma) zonlarında meydana gelmektedir.

Deprem, yeryüzünde duyulan ve kökeni doğal olan yer sarsıntılarıdır. Bu yer sarsıntıları, katı yer kabuğundaki kaya bloklarının kırılmaları ve kaymaları sonucu açığa çıkan elastik deformasyon enerjisinin deprem dalgaları şeklindeki titreşim hareketleridir.

Depremler, genellikle yer kabuğunda meydana gelir. Çok az sayıda Üst Manto’da da meydana gelebilmektedirler. Büyük depremlerin çoğunun, yer kabuğunda bulunan diri faylara bağlı olarak geliştiği gözlenmiştir.

 Diğer bir ifadeyle, deprem; dünyayı oluşturan kabuğun herhangi bir noktasındaki gerginliğin ani olarak serbest kalmasıdır. Gerginlik kütlenin dayanma gücünü aşarsa, kütle hareket eder. Bu arada kayalar yerinden oynar, sürtünmeler olur, bu da şok dalgaları üretir. Bu dalgaların kaynağına, iç odak ya da iç merkez (Hypocenter) denir ve burası yeryüzünün yüzlerce kilometre altında olabilir. İç odak noktasından yeryüzüne doğru dikey olarak çıkılırsa, yüzeydeki noktaya dış odak, dış merkez ya da merkez üssü (Epicenter) denmektedir.

Fay (Kırık)

Kelimenin Türkçe karşılığı kırık demektir. Bu nedenle “Fay Kırığı” kavramı oldukça yanlıştır. Yer kabuğunu oluşturan kayaçların bir yüzey boyunca kırılması ve oluşan iki parçanın birbirine göre göreceli olarak yer değiştirmesine fay denir. Hareket eden levhalar birbirleri üzerine kuvvet uygularlar. Bu kuvvet yer kabuğundaki kayaçların direnç göstermesi yüzünden belli bölgelerde enerji birikimine yol açar. Bu enerji, kayaçların kırılma sınırını aştığı anda da kırılma (faylanma) olur ve biriken enerji açığa çıkar. Levha hareketleri yüzünden birikmiş gerilme enerjisinin aniden boşalmasına deprem diyoruz. Ayrıca aktif volkanların içindeki hareketlilik nedeniyle oluşan ve yapıları farklı olan küçük depremler de vardır.

Depremler çoğunlukla yerkabuğunda (Litosferde) ve daha az sayıda Üst Mantoda oluşurlar ve büyük faylara bağlı olarak onlarla birlikte oluşurlar. Birçok büyük depremlerin diri (aktif) faylara bağlı oldukları saptanmış ya da gözlenmiştir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...