Block title
Block content

"Fakat muhabbetin bir vartası var ki: Ubudiyetin sırrı olan niyazdan, mahviyetten, naza ve dâvâya atlar, mizansız hareket eder. Mâsivâ-yı İlâhiyeye teveccühü hengâmında mânâ-yı harfîden mânâ-yı ismîye geçmesiyle, tiryak iken zehir olur..." İzahı?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Fakat muhabbetin bir vartası var ki: Ubudiyetin sırrı olan niyazdan, mahviyetten, naza ve dâvâya atlar, mizansız hareket eder. Mâsivâ-yı İlâhiyeye teveccühü hengâmında mânâ-yı harfîden mânâ-yı ismîye geçmesiyle, tiryak iken zehir olur. Yani, gayrullahı sevdiği vakit, Cenâb-ı Hak hesabına ve Onun namına, Onun bir âyine-i esmâsı olmak cihetiyle rapt-ı kalb etmek lâzımken, bazan o zâtı, o zat hesabına, kendi kemâlât-ı şahsiyesi ve cemâl-i zâtîsi namına düşünüp, mânâ-yı ismiyle sever. Allah'ı ve Peygamberi düşünmeden yine onları sevebilir. Bu muhabbet, muhabbetullaha vesile değil, perde oluyor. Mânâ-yı harfî ile olsa, muhabbetullaha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir."(1)

Muhabbet iki türlü olur. Birisi mana-yı harfidir ki, Allah namına ve hesabına mahlukatı sevmektir. Her şeyi Allah’ın isim ve sıfatlarına bir ayna bir vasıta olmasından dolayı sever. Aslında sevdiği şey eşyanın kendisi ve zatı değil eşyanın üstündeki parlayan İlahi isimler ve o isimlerin arka cephesinde duran Zat-ı İlahi'dir. 

Diğeri ise mana-yı ismidir, mahlukatı kendi namına ve hesabına sevmektir. Yani Allah’ın bir eseri bir sanatı olduğu için değil, sadece nefse bir fayda veya lezzet verdiği için sevmektir. Bu çeşit sevgiler meşru değildirler. Hem devamsız ve esassız bir sevgi ve dostluktur. Zira bu tarz sevgi safi ve katıksız değil karşılıklı menfaat üzerine kurulmuştur.

Kulluğun özü ve esası acz, fark, kusur ve noksanlıklarımızı anlayıp aciz, fakir ve noksanlıktan münezzeh ve mukaddes olan, Allah’a iltica etmek anlamını taşıyan niyaz ve duadır. Ve tam bir mahviyet ile yani kendimizde bir varlık bir benlik bir kalkışma bir temellük davası gütmeden, her şeyimizde ve her şe'nimizde Allah’a dayanmak ve ona tevekkül etmektir. İşte ibadetin ve ubudiyetin ciğeri, esası ve özü dua ve mahviyettir.

İnsanın Allah’a yaklaşmakta ve onu razı etmekteki en önemli donanımı, fıtratındaki nihayetsiz acizlik ve fakirliğidir. İnsan bu nihayetsiz acizliği ile nihayetsiz kudrete köprü atar, yine nihayetsiz fakrı ile de nihayetsiz zenginlik ile irtibat kurar o zaman o nihayetsiz kudret ve gına, insanın nihayetsiz acizlik ve fakirliğine tam bir merhem ve tam bir ilaç olur. Nasıl bebeğin çaresiz ve zayıf hali anne ve babasını ona hizmetçi yapıyor ise, aynı şekilde insan da nihayetsiz acizliği ve fakirliği ile Allah’ın nihayetsiz kudret ve zenginliğini kendine cezp ediyor ve onun nazarında nazlı bir bebek gibi oluyor. İşte insan kibir ve benlik davası yerine bu acz ve fakr kanalını işletse, her şey ona itaatkar olur.

Halbuki naz ve dava bu manadaki bir ibadet ve ubudiyet ile örtüşmüyor, uyuşmuyor. Naz niyazın, dava da mahviyetin zıddıdır. Evet, nihayetsiz aciz ve fakir olan insanın, Allah’a karşı nazlanma ve davada bulunma hakkı bulunmuyor. İnsan Allah’a karşı ancak ve ancak niyaz ve mahviyet ile mükelleftir.

Naz, kelime olarak bir şeyi beğendirmek maksadıyla kendini ağırdan satmak anlamına geliyor. Celb-i muhabbet için edilen nezaket, letafet ve zarafete de denir. Naz ıstılah olarak ise, tasavvufta bazı veli zatların aşkın vermiş olduğu coşkun ve taşkın hallerine verilen genel bir isimdir. Üstad Hazretleri bu hususta şu ifadeleri kullanıyor:

"İşte ubudiyetin esası olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Uluhiyete karşı secde etmeğe bedel, naz ve fahr suretinde gidenler; zerrecik kalbini arşa müsavi tutar, katre gibi makamını deniz gibi evliyanın makamatı ile iltibas eder; kendini o büyük makamata yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için tasannuata, tekellüfata, mânâsız hodfüruşluğa ve birçok müşkülâta düşer."(2)

Bir kısım evliyalar Vedud isminin tecellisiyle bazen öyle bir noktaya varıyorlar ki, dillerinden (görünürde bizim edep ölçülerimize uygun düşmeyen) bazı naz cümleleri dökülebiliyor. Üstad Hazretleri, “Senin hakkın naz değil niyazdır.” buyurarak bu kapıyı kapıyor. Müfrit evliyaların şatahatları buna misaldir. 

Beyazid-i Bestami Hazretlerin şu şatahatları buna örnek teşkil eder.

"Kendimi tesbih ederim, şanım ne yücedir! Bestami Allah’ı Arş üzerinde bulamamış ve bu yüzden O’nun Arş’taki yerine oturmuştur."

“Allah beni bir defa yükseltti, önüne oturttu ve bana şöyle dedi: Ey Ebu Yezid, yaratıklarım seni görmeyi arzuluyorlar. Bunun üzerine ben dedim: Beni vahdaniyetinle donat ve senin benlik elbiseni bana giydir ve beni ehadiyetine yükselt, ta ki yaratıkların beni gördüklerinde diyebilsinler: Sen’i (Allah’ı) gördük ve sen O’sun. Fakat ben (Ebu Yezid) orada olmam.”(3)

Bunun gibi şeriata uymayan muvazenesiz sözler çok büyük evliyalarda da görünmüştür. Ama Ehl-i sünnet alimleri bu sözlerden dolayı bu zatları tekfir etmemişlerdir.

Bu zatlar hadidir, yani şahısları itibari ile hidayet üzeredirler, lakin mühdi değildirler, yani sözleri ve eserleri noktasından başkalarına örnek ve rehber olamazlar. Onlar bu gibi sözleri mazur bir halde söyledikleri için mesul olmuyorlar, onları taklit edenlerde o mazeret olmadığı için mesul olurlar. Bu yüzden bu zatların bu hallerini taklit etmek caiz değildir. Onlar bu noktada hidayet rehberi olamazlar. Bu zatlara bu genel zaviye ve çerçeveden bakmak gerekir.

Niyaz ise, her halükarda insanın Allah’a karşı acizlik ve fakirliğini görüp onun sonsuz kudret ve zenginliğine iltica etmesidir.

Evet, insanın Allah’a yaklaşmakta ve onu razı etmekte ki en önemli donanımı fıtratında ki nihayetsiz acizlik ve fakirliğidir. İnsan bu nihayetsiz acizliği ile nihayetsiz kudrete köprü atar yine nihayetsiz fakrı ile de Allah’ın  nihayetsiz zenginliği ile irtibat kurar. O zaman o nihayetsiz kudret ve gına insanın nihayetsiz acizlik ve fakirliğine tam bir merhem ve tam bir ilaç olur.

Ama muhabbetin özünde ve mayasında nazlanma ve dava yani benlik  riski daima bulunur. Bu yüzden ehl-i muhabbet daima teyakkuzda olmak gerekir deniliyor.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Dokuzuncu Kısım.
(2) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a.
(3) bk. Celaleddin Vatandaş, Beyazıd-ı Bestami, Vahiyden Kültüre, Beyazıd-ı Bestami'nin küfür ve şirk sözleri, s.156, Pınar Yayınları, İstanbul-1991.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Dokuzuncu Kısım | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 2428 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...