Block title
Block content

Fetret nedir ve Fetret Devri sadece Hz. İsa ile Peygamberimiz arasında geçen belli bir dönem için mi geçerlidir? Bediüzzaman Fetret Devrindeki Hristiyanlar için ne diyor?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu konuda İslam alimlerinin ekseriyeti ve başta İmam Gazali Hazretlerinin görüşü özetle şöyledir:

Fetret, kesilme manasınadır, peygamberlerin gönderilmesine ara verilerek, İlâhî vahyin kesildiği zamana denir. Bilhassa Hz. İsa ile son Peygamber Hz. Muhammed (asm) arasında geçen zaman için kullanılır. Böyle bir zamanın insanlarına fetret devrinde yaşayan kimseler denilir.

Peygamberimiz (asm)'in, peygamber olarak gönderilmesinden sonra, dünyaya geldikleri halde, yalnız olarak, dağ başında veya yeryüzünün bilinmeyen bir yerinde yaşadıkları için kendilerine İslâm'ın sesi ulaşmayan toplumlar dahi, fetret zamanında yaşamış insanlar hükmündedir.

Pekiyi, Peygamber (asm)'in ismini ve vazifesini işiten, ancak bundan menfi (olumsuz) şekilde haberdar edilen kimselerin durumu ne olacaktır?

Bu suale cevap olarak, İmam-ı Gazali Hazretlerinin aşağıdaki tasnifine göz atalım. Bu tasnifinde İmam-ı Gazâlî Hazretleri o zamanda yaşayan Hristiyanların ve henüz Müslüman olmamış bulunan Türklerin durumunu ele almakta ve şöyle buyurmaktadır:

"İnancıma göre, inşâallah Allahü Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümulüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm'ın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:

1. Hazret-i Muhammed (asm)'in ismini hiç duymamış olanlar.

2. Hz. Peygamber (asm)'in ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mucizeleri duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhidlerdir.

3. Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hz. Peygamber (asm)'in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamber (asm)'i tâ küçüklüklerinden beri 'İsmi Muhammed olan -hâşâ- yalancının biri peygamberlik iddiasında bulunmuştur.' şeklinde tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın 'Adı Müseylime olan yalancının biri Allah'ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur.' sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grubta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber (asm)'in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez."(1)

Bugün gerek Hristiyan âleminde ve gerekse demir perde ülkelerinde İmam-ı Gazali Hazretlerinin tasnifindeki üçüncü gruba giren insanlara rastlamak mümkündür. Hristiyan âleminde ücra bir köşede içtimaî hayattan uzak ve Din-i Hakk'ı bulma imkânından mahrum birçok insanlar bulunduğu gibi, demir perde gerisinde esaret kamplarında hür dünyanın varlığından bile habersiz nice mazlumlar vardır. Bunların içinde bulundukları hayat şartları ve imkânları ile din-i Hak olan İslâm dinini bulmalarının zorluğu meydandadır. Hikmeti nihayetsiz ve rahmeti her şeyi ihata eden Allahü Azimüşşân'ın bu gibi kimselere muamelesi, elbette içinde bulundukları şartlarla mütenasip (orantılı) olacaktır.

Şurası da herkesin malûmudur ki, bir rejimin perdesi arkasında ulûhiyeti inkâr maksadıyla mutlak inanca, hususan İslâm dinine karşı dessasâne faaliyet gösteren ifsat komitelerinin mes'uliyetleri, gafil ve mazlumlarla elbette bir olamaz.

Şimdi geçelim Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımına. Bediüzzaman yukarıda anlatılan temel prensiplerden kıl payı ayrılmayarak bir içtihatta bulunmuştur. Bu içtihat, İmam Gazalinin yukarıda üçüncü sıraya koyduğu kişiler konusunda bir içtihattır. Yani Hz. Peygamber (asm)'in ismini duymuş ama vasıf ve hususiyetlerini duymamış olanlar hakkında. Bediüzzaman bu kısma küçük bir ilave yapıyor. Bu üçüncü sınıfa girmekle beraber masum ve de mazlum (zulme uğrayanların) iseler durumları bir az daha farklı olabilir diyor ve şu izahı yapıyor:

"Âhir zamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedi'ye (S.A.V.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş… Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (A.S.) mensup Hristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nev'i şehadet (şehitlik) denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffâret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır, diye hakikatten haber aldım... "(2)

Bediüzzaman, İmam Gazali Hazretlerinin üçüncü kısım olarak ele aldığı fetret döneminin bu asırda bir derece geçerli olduğunu savunuyor. Ayrıca zulme uğrayan ve ancak MASUM ve MAZLUM olan (bütün Hristiyanlar için değil) Hristiyanlar için inşallah şehit hükmünde olurlar diyor.

Bu tespit Bediüzzamana ait bir içtihattır. Zulme uğrayan masum ve mazlum ehli kitaba belki şehitlik de kazandırabilir, diyor. Katılır veya katılmayız o ayrı bir meseledir. Nitekim İmam Rabbabi Hazretleri de gavur memleketinde doğan Hristiyan çocukları için, toprak olacaklardır, diyor. Bu da bir içtihattır. Ama herkes bu içtihadı kabul etmek durumunda değildir. Kabul etmek zorunda olmadığı gibi, İmam Rabbani hata yapmıştır diyerek, onu karalamak veya olur olmaz ortamlarda seslendirme hakkına da sahip olunamaz.  İmam Azam Hazretlerinin bir çok fetvasına karşılık İman Yusuf ve İmam Muhammedin fetvaları vardır. Ümmet çoğu zaman iki imanın fetvasını tercih etmiştir. Buradan yola çıkarak İmam Azam -haşa- yanlış yapmıştır denilemeyeceği gibi, ona saldırma cesaretini de kimseye veremez.

Nitekim Cemel savaşında binlerce insan öldüğü halde, ümmet bunun bir içtihat neticesi olduğunu kabul ederek iki tarafa da saldırmamış ve suçlayıcı davranmamışlardır. Halbuki, bir tarafta Hz. Ali efendimiz, diğer tarafta ise Hz. Ayşe validemiz ve cennetle müjdelenen sahabeler vardı. Bir alim için “yanlış yapmıştır" demek ile "içtihadına katılmıyorum” demek arasında çok fark vardır. İçtihat yapar ama içtihadı isabetli olmayabilir. Bir müçtehidin içtihadı isabetli olsa iki sevabı, değilse, bir sevabı olduğunu alimlerimiz ortaya koymuşlardır. Yanlış içtihada Allah dahi sevap verirken, bize ne olmuş ki, mantığımıza uymayan bir içtihad için onlara saldırı hakkını elde ediyoruz.

Dipnotlar:

(1) bk. İmam-ı Gazali, İslâm'da Müsamaha (Tercüme: Süleyman Uludağ), s. 60-61.
(2) bk. Kastamonu Lahikası, (76. Mektup)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: 76 | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 20277 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

sami
Öncelikle İslam Alimleri arasında Hz. Peygamber (s.a.v.)'den sonra Fetret varmıdır yokmudur diye tartışmalar olmuştur ve çeşitli görüşler vardır. Üstad "Hz. Peygamber (s.a.v.)'den sonra Fetret yoktur" diyenlerin delillerini de göz önüne alıyor. Fetret Derecesinde diyor. Yani tam fetret diyemesek bile fetret derecesinde bir karanlık var. Dolayısıyla Fetret hükümlerin bazıları geçerli olur. Üstad'ın bu sözü temkinli bir sözdür. Saniyen, MASUM ve MAZLUM'lar kimlerdir peki? İslam termolojisinde masum suçsuz anlamından ziyade Saf ve Deliler, Akli noksaniyeti olanlar, Sağırlar, Amalar (körler), Hakkı-Batılı fark edemeyecek kadar yaşlanmış bunamış kimseler anlamında, Mazlum ise; hastalık, zulüm işkence gibi çektiği musibetten dolayı Hakkı arayamayan kimselerdir. Bu saydığımız kimseleri İbn-i Kesir tefsirinde aldığı bir Hadisten almıştır. Zaten bunlar müslüman olsa bile Şer-i Hükümlerin çoğundan muaftırlar. Yukarıda alınan kısmın bir önceki cümlesinde "Onbeşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennemden kurtarır" denmektedir. Dolayısıyla yukarıda hadis-i şerifle belli olan masun ve mazlumlar Hristiyanda olsa mükafatları büyüktür. Salisen, Bir nevi şehadet (şehitlik) denilebilir diyor. Peki bir nevi ne demek? Biz kurbanda kesilen hayvanlara bir nevi şehit diyoruz. Çünkü Allah yolunda canını veren Mücahidlere şehit denildiği gibi Allah yolunda kesilen hayvanlara da bir nevi Şehit diyoruz. Peki bu haşa adi bir keçiyi Allah yolunda canını veren bir müslüman mücahit bir insanla aynı kefeye koymak mıdır? Haşa ve Kella. Müslüman bir İnsanla basit bir Keçi arasında ne kadar fark varsa İnsanın şehadetiyle Hayvanın şehadeti arasında o kadar fark vardır. Aynen öyle de Müslüman birisi ile Hristiyan birisi arasında ne kadar fark varsa Müslüman Mücahidin şehadetiyle Mazlum ve Masum Hristiyann (bir nevi)şehadeti arasında o kadar fark vardır? Rabian, mükâfatı büyüktür, Belki onu Cehennemden kurtarır Fetrette olan veya bir derece Ferette olanların akibetiyle ilgili İslam Alimleri arasında üç görüş vardır. 1. Onlar Cehennemin hafif tarafında bulunacaklardır veya Cehennem azabı çekmeyeçeklerdir fakat mahyetini bilmiyoruz. 2. Onlar Cennetle Cehennem arasında Arafat denilen yerde bulunacaklardır 3. Onlar Cennete gireceklerdir. Müslüman Cennete girecektir. Eğer Şehit olursa Cennetteki makamı ve derecesi artar. Büyük mükâfat görür. Hristiyan cehenneme girecektir. Eğer masum ve mazlumları bir nevi şehit hükmünde ölürse tıpkı müslümanın cennette derecesi arttığı gibi onlarında Cehennemde azabları hafifleşecektir. Bu hükme Üstad mükafatı büyüktür, demekle işaret etmiştir. Evet nasılki Cennette derecenin artması büyük bir mükafattır öylede Cehennemdeki derecenin azalması azabın hafiflemesi de büyük mükafattır. Dolayısıyla Fetret karanlığında olan ve bir nevi şehit olan bir hristiyanın Cehennemde böyle azabı hafiflemesi büyük mükafattır. Belki onu Cehennemden kurtarır sözü de temkinlidir.Öncelikle Belki kelimesini kullanıyor ki burada şek-şüphe manasında kullanılmıştır. Ayrıca dikkat edersek cennete girer demiyor Cehennemden kurtarır diyor. Peki ikisi aynı şey değil mi? Hayır değil. Çünkü Cehennemden kurtulunca bir ihtimal daha var o da cennet ve cehennem arasında Arafat meydanında mahiyetini bilmediğimiz bir halde bulunacaklardır. Kimileri orada yeninden imtihana tabi tutulacaklarını kimileride onlara birer ağaç verileceğini meyvesini yeyip gölgesinde ebediyen bulunaklarını söylemişlerdir. Doğrusunu Allah bilir. Görüldüğü gibi Üstad üç görüşün üçüne de işaret etmiştir. Sonuç olarak Mezkur yerde Üstad İslami hükümlere aykırı hiçbir manayı kastetmemiştir. Ayrıca Etitörümüz bu Üstadın İçtihadı olduğunu yazmış halbuki bu Üstadın içtihadı değildir. Zaten birçok alimin kabul ettiği bir görüştür. İlk defa Üstad taradından dile getirilmemiştir. Selam ve Dua ile
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
yucel_21
Çorbada tuzumuz olsun niyetiyle yazılmıştır. bütün insanların fıratı temiz olarak yaratılmıştır. rengi ırkı memleketi neresi olursa olsun bu deyişmez bir hakikattir. anne babaya saygıyı küçükleri sevmeyi büyükleri saymayı hırsızlık yapmamayı iyiliklere teşekkür etmeyi ve bunlar gibi sair güzel ahlakları okullarda ya da başkasının eğitiminden dolayı mı aldık? hayır bunlar zaten bizim fıtratımızda rabbimizn derc ettiği hakikatlerdi ve dinimiz de bunları yapmamızı emr etmiştir. yani fıtrata aykırı hiç bir emir islamda yoktur, fıtratını deyiştir diye islamın bir emri yoktur. mesela islam bize kuşlar gibi uçmamızı emr etmemiştir. çünkü bu teklifi malayutak olur. haliylen islam fıtratı üzerine doğan her insan fıtratını deyiştirmediği sürece mahsumdur. islam memleketleri dışında doğan insanlar hakiki manada bir islamı duymadıklarından fıtratlarını bozmadıkları müddetçe masum sayılabilirler...üstad hazretlerinin Âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedi'ye (S.A.V.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş, sözünü biraz irdelersek (din ve dini muhammedi s.a.v)birinci din kelimesi hiristiyanlara bakar, yani onların ellerinde hakiki bir incil yok onları efendimize gütürsün ve onların din adamları da dinden uzaklaşmış...ikinci din yani dini muhammediye s.a.v lakaydlık perdesi gelmiş. yani müslümanların da ilk sorusu rabbimizin bizden marziyatı nedir bizden ne istiyor, rabbimizin rızasını nasıl kazanmalıyız? diye zihinlerine ilk olarak gelmesi gereken sorular iken mahlesef siyaset metaı ve dünya sevgisi bu soruları belki onuncu sıraya atmıştır. haliylen hem hiristiyan din adamları ve müslümanlar hakikatten bu kadar uzaklaşmışken, diyer fıtratını bozmamış hıristiyanlar da bir nevi fetret yaşıyorlar ve onlar da cennete girebilirler fetvası elbette hak ve hakikattir. eyer biz doğru islamiyeti ve islama layık doğruları kendi fiil ve efalimizle göstersek, elbette elbette kürei arzın bazı devletleri hatta kıtaları toplu bir şekilde islama dehalet edeceklerdir. eyer dehalet etmiyorlar ise, emin olun bu bizim dinde uzak bir yaşam tarzımızdan kaynaklanmaktadır.. içimden geleni yazdım, yanlış varsa editör abiler düzeltir inş .selam ve dua ile...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Talib-i İlim
1-Allah kullarına zerre kadar zulmetmekten münezzehtir.Bakınız zerre kadar diyor ayet meali.Pekiyi bir esir kampında veya demirperde ülkede inim inim inleyen insan bu yüzden cehennemde azabının hafifletilmesinin neresi ödüldür sayın sami bey, lütfen söylermisin, bu esir kampında sende olabilirdin, insan tercihlerinden hesap verir.İçinde olmadığı bir olayın sonuçlarına niçin katlansın ki, hangi mantıkla hangi vicdanla.Sorumlu tutmak için tebliğ gerekir.Hani nerde kim nasıl yapmış bu insanlara tebliğ ki bu insanları cehenneme sokuyor ve orada cezalalarını azaltarak ödül sunuyoruz.Çok kötü şartlarda olan bir zindandaki mahkumu biraz daha ehven şartlarda olan bir zindana aktarmak gibi bir durum bu.bunun nesi ödül.Bir öğretmen anlatmadığı dersten soru sorsa bütün öğrenciler öğretmene bize öğretmediğiniz bir konudan soru soruyorsunuz ve bu bir haksızlıktır dese bu isyan doğrumudur değilmidir, lütfen cevaplayınız sayin sami bey, ve dahi sayın hocalarım, selam ve dua ile.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Talib-i İlim
Bu mantığı kalkış noktası yaparsak sayın sami bey kardeşim böyle bir demirperde ülkesinde veya bir esir kampında yaşamış olsaydınız ve islamla tanışmamış olsaydınız sizin fetvaya göre yeriniz cehennemdi doğru anlamış mıyım? yoksa yanlışmı anlamışım? Eğer yanlışım varsa lütfen düzeltiniz.Pekiyi islam ülkesinde doğmak için Allah'a ne gibi bir dilekçe sundunuz veya ayrıcalığınız nedir? Ben insanları içinde bulunmadığı seçimlerden sorumlu tutan izahların buz gibi bir "ateist" yapacağını düşünüyorum.Çünkü vicdan seçimi olmayan bir durumdan insanı sorumlu tutmayı asla kabul etmiyor ve kur'an-ın ana mantığına ve ruhuna ters bir durum.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ahmed Doğan
Kanaat-ı şahsiyemce, Üstad Hz.lerinin gayet makul ve müdakkikane olan izahatı, bu zamandaki bazı zahiri ulema veya tevazusu ilmi kadar kuvvetli olmayan bazı zevata fazla mümaşat gösterir tarzı işmam eden ve hakikatın nuraniyetini ezhanda tenkıs edebilen siyak-ı kelamınızdan müstağnidir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...