Fihrist Risalesinde Üstad'ın talebelerinin Mehdi hakkındaki farklı ifadelerini nasıl anlayabiliriz?

Soru Detayı

- Abiler Fihrist Risalesinin 245.sayfaları ile alakalı şuraları nasıl anlamak lazım:
"Âlem-i İslâmın asırlardır beklediği, inşaallah elli sene sonra gelecek olan Mehdi-i Muntazır'ın değil, belki Müceddid-i Ekberin bir irtisamını senin sath-ı mücellanda görüyoruz." 
- Fihrist Risalesi Sayfa 245
"Ümmetin intizar ettiği zât geldiği zaman bir asır evvel yazılan bu Risale-i Nur'u kendine program ve nâşir-i efkâr yapacak." 
- Fihrist Risalesi Sayfa 248
"Âhir zamanda beklenilen Zâtın gelmesine bir zemin hazırlamak için Risale-i Nur, o zâttan bir asır evvel gelmiş olan bir müjdeci, bir liste, bir kudsi program, bir tâlimât mecmuasıdır."
- Fihrist Risalesi Sayfa 249 Abiler SAYFA 245 te diyor ki 50 SENE SONRA GELECEK SAYFA 248 de diyor ki BİR ASIR EVVEL SAYFA 249 da diyor ki O ZATTAN BİR ASIR EVVEL GELMİŞ OLAN BİR MÜJDECİ
- Şimdi bunlar Fihrist Risalesinde olmasaydı Hani abilerin kanaatıdır bir yorumdur derdim. Amma ve lakin bunlar doğru olmasaydı Üstad Hazretleri Fihrist Risalesine eklemezdi.

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Ahir zamanla ilgili rivayetlerde çok farklı zamanlara ve farklı olaylara işaret olduğundan, rivayetler birbirlerine zahiren bir zıtlık oluşturmaktadır. Fakat zaman ve hadiseler güzel okunduğunda görülür ki burada zıtlık zahiridir, arkasında büyük hikmetler vardır. Üstadımız buna;

"Hem şu sırdandır ki, Mehdî, Süfyan gibi âhir zamanda gelecek eşhasları, çok zaman evvel, hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet 'Onlar geçmiş.' demişler. İşte bu da kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki, vakitleri taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak Mehdî mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaytlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zayi olurdu."

"Şimdi, Mehdî gibi eşhasın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki:

"Ehâdisi tefsir edenler, metn-i ehâdisi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ, merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi, merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zatlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı harika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhir zaman tanınabilir."(1)

Üstadımız 14. Asr-ı Muhammediden hadiselere baktığı için, bu konuda mazideki müfessirlerden daha avantajlı olduğundan, konuları mazi ve müstakbel dengesine göre izah etmiş ve bir derecede daha net ifadeler kullanmıştır. Fakat yine de “Gaybı ancak Allah bilir.” hakikatini incitmemek, bazı siyasi kafaların evhama girmemesi gibi -ki mehdi manası daha çok siyasi bir mana taşımaktadır- bazı mühim hikmetler için tam net ortaya koymamıştır. Bir cümleye baktığınızda “Burada üstadımız kendisinin Mehdi olduğunu ifade ediyor.” yorumu çıktığı gibi “Hayır, burada Üstad bunu demek istemiyor.” yorumu da çıkabiliyor.

Mesela, Emirdağ Lahikası’nda bu konu ile ilgili bir mektupta Üstadımız hem çok açık hem çok kapalı olan ifadeler kullanmaktadır:

“Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şakirdi, çokların namına benden sordu ki: 'Nurun hâlis ve ehemmiyetli bir kısım şakirtleri, pek musırrâne olarak, âhir zamanda gelen Âl-i Beytin büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin halde onlar ısrar ediyorlar. Sen de bu kadar musırrâne onların fikirlerini kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakikat ve kat’î bir hüccet var ve sen de bir hikmet ve hakikate binaen onlara muvafakat etmiyorsun. Bu ise bir tezattır, herhalde hallini istiyoruz?” sualine karşı, Üstad Hazretleri cevaben;

"Ben de bu zâtın temsil ettiği çok mesaillere cevaben derim ki:

"O has Nurcuların ellerinde bir hakikat var. Fakat iki cihette bir tâbir ve tevil lâzım.

"Birincisi: Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, Mehdî-i Âl-i Resulün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı mânevîsinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak:...”(2)

diyerek, mehdiliği şahıs planından çıkarıp şahs-ı manevi planına taşıyor ki, mesele başka bir hâl kazanmış olmaktadır. Çünkü bundan sonra olacak işler kopuk değil sistematik ve aynı şahs-ı manevi içerisinde gerçekleşecektir. Demek ki bu işin üç aşaması vardır, bu aşamalardan hangisinde ne olacaksa şahs-ı manevinin hesabına girecektir. Bu şahs-ı manevinin de kumandanı bir kişidir ve O da Üstad olacaktır.

İşte Birinci mertebede iman konusu bütün yönleriyle ele alınacak, bununla ilgili ehl-i imanın elinde gezecek bir külliyatın telifi olacaktır. Bu külliyatın te’lifi ve neşri uzun bir zaman gerektirdiği ve en mühim iş bu olduğu için, bunu Üstad ve saff-ı evvel ağabeyler yapmıştır.

İkinci mertebede ise hayat dediğimiz, bu hakikatlerin her yere yayılması ve içtima-i hayata kuvvet vermesi gerekiyor ki, milyonlar bu işi görecektir. Unutulmaması gereken temel nokta şudur ki, burada yapılan hizmetler şahs-ı manevi vasıtasıyla oluyor. Ve birinci vazifenin mimarının koyduğu kaide ve kurallar muvacehesinde işler oluyor. Bu mertebede de bazı parlak şahıslar zuhur edebilir. Görünüşte Üstad onlara yardımcı olduğu halde, hakikatte onlar Üstad'ın talebeleri ve yardımcıları olacaktır.

Üçüncü mertebede ise, bütün ehl-i imanın destek ve kuvvetiyle şeriatın ihdası ve kalplere bu hakikatlerin nüfuzu temin edilecektir. Bu da yine şahs-ı manevi tarafından ifa edilecektir. Burada siyaset aleminde parlak ve siyasi kişiler tarafından mehdi kabul edilecek bir kişi olacaktır. Ve yine işin başında davanın ve projenin mimarı olan Üstad hazretleri var.

İşte bu hakikati Üstad bu mektupta öyle işliyor ki, mektuba bakan birisi “İşte Üstad burada bu şahs-ı manevinin kumandanı ve mimarı olması hasebiyle elbette Mehdi kendisidir.” diyebildiği gibi, “Üstadımız burada kendisinin yüz sene sonra gelecek Hz. Mehdi’nin vazifesine yardım eden bir dümdar ve bir pişdar olduğunu söylüyor. Demek mehdi sonradan gelecektir.” yorumunu da yapabiliyor. Oysa daha önceden ifade ettiğimiz gibi, Üstadımız şahıstan ziyade şahs-ı manevi bu işi yapacak diyor. Elbette şahs-ı manevinin reisi kim ise, bütün makam ve haseneler de Onun hesabına girecektir. Evet, altı yüz senelik koca Cihan İmparatorluğunun ismi onu kuran Osman Bey'den gelmekte ve ona “Osmanlı İmparatorluğu” denmektedir.

İşte bu hikmete binaen bazı değerli ağabeylerden, bazen bu ince hikmeti muhafaza eylemek, bazen de hakikaten bu cümlelerden konuyu böyle kabul edip inandıkları için farklı yorumlar gelebilmektedir. Üstadımız da hakikati incitmeyecek bütün yorumları makul karşılamıştır. Hatta Üstad'a ve Risale-i Nur’a mehdi dediklerinde,

“Senin şu âciz ve fakir ve hiç ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkinde olarak, kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette liyakatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acip şahsın bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdârı ve o büyük kumandanın pîşdâr bir neferi olduğumu zannediyorum.”(3)

ileride gelecek bir kumandanın bir neferi olarak gösteriyor.

- Peki bu zat kimdir, diye akla gelecek soruya da Üstadımız cevabında şöyle diyor:

“Fâni ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bazı cihetlerle birinci vazifede pişdarlık eden Nur şakirtlerinin şahs-ı mânevîsini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas da Risale-i Nur’un hakikî ihlâsına ve hiçbir şeye, hattâ mânevî ve uhrevî makamata dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de evhama düşürüp, Risale-i Nur’un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatler, fâni ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez.”(4)

Bu muazzam vazife, bir şahısla ve bir kısa zamanda meydana gelemeyeceği, kendisine bu ismin verilmesi ise, ehl-i siyaseti de evhama getirip, durup dururken bizimle uğraşmalarına davetiye çıkarmak anlamına gelecek diye reddedip, şahs-ı maneviye veriyor.

Bu konu ile ilgili başka bir mektubta hocaları itiraza, ehl-i siyaseti de evhama düşürecek, hem vazifedarı hem de tabilerini ihlastan uzaklaştırabilecek mehdilik makamını, niçin kabul etmeyip reddettiğini şöyle ifade eder:

“O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazifesi birden hatıra geliyor; yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan nurdaki ihlâs zedelenir, avâm-ı mü’minîn nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır. Yakîniyet-i bürhaniye dahi, kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı galibe inkılâp eder; daha muannid dalâlete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i imanda görünmemeye başlar. Ehl-i siyaset evhama ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için, Nurlara o ismi vermek münasip görülmüyor. Belki 'Müceddiddir, onun pişdarıdır.' denilebilir.”(5)

Netice, Üstadımızın ahir zamanda gelecek Hz. Mehdi'nin vazifesini icra ettiği, ifadelerinden anlaşılmaktadır. Fakat bunu kendi şahsına değil şahs-ı maneviye vermektedir. Ayrıca birileri itiraza veya evhama girmemesi için Mehdi'nin üçüncü vazifesi olan siyaset âlemindeki fütuhatını gerçekleştirecek olan talebesine devamlı nazarı gönderiyor.

Bundan dolayı bazı ağabeyler “elli sene sonra gelecek” tabiriyle Mehdi'nin ikinci vazifesini görecek olan parlak dönemi, yüz sene sonra gelecek kişi olarak da siyaset âleminde İttihad-ı İslam’ı temin edecek olan kutlu şahsı haber veriyorlar olabilir. Bu üç vazife iyi anlaşıldığında bunlar arasında bir problem kalmadığı anlaşılır. Fakat unutmamak gerekir ki, bu ahir zamanda çok parlak dönemlere önderlik yapacak hangi şahıslar çıkarsa çıksın, onlar şahs-ı manevide dahil olacak ve Üstad'ın talebeleri olacaklardır.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal.
(2) bk. Emirdağ Lahikası-I, 205. Mektup.
(3) bk. Barla Lahikası, 224. Mektup.
(4) bk. Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektuplar.
(5) bk. age.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...