Gayr-i müslim memleketlerde bulunup, Peygamber Efendimizi işitip, tasdik etmezse ehl-i necat olunur mu? Ahirette neye göre hüküm alacaklar?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Peygamber Efendimiz (asm)'in sadece ismini duyan, O'nu tahkik edecek, vasıflarını öğrenecek başka sağlam kaynaklara ulaşamayan kişi mes’ul olmaz. Bu hüküm şu ayetten çıkarılmıştır:

“Kim hidayet yolunu seçerse, ancak kendi lehine seçmiş olur ve kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. Ve biz bir kavme resul göndermedikçe azab etmeyiz.” (İsra Suresi, 17/15)

Âdil-i Mutlak olan Cenab-ı Hak, her insana bu dünya imtihanını kazanacak bir akıl ihsan etmiş, ayrıca o aklın istikamet dairesinde yürümesine yardımcı olacak, ona yol gösterecek peygamberler göndermiştir. Bir kaptan ne kadar usta ve mahir olursa olsun, yine de bir haritaya ve pusulaya muhtaçtır.

Bir ayette mealen şöyle buyurulur: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariat Suresi, 56)

Bazı müfessirler “liya’budûn” (bana ibadet etmeleri) kelimesini “liya’rifun” (beni tanımaları) olarak da tefsir etmişlerdir. Çünkü insanın yaratılışındaki esas maksat marifetullah yani, Halık’ını bilmek, O’na itaat ve ibadet etmektir. O’na nasıl ibadet ve itaat edileceğini ve marziyyatının ne olduğunu bildirenler ise peygamberlerdir.

Bunun içindir ki, Hanefîlerin itikattaki imamları olan Mâtüridî’ye göre; dünyanın ücra bir köşesinde veya esaret altındaki bir beldede dünyaya gelip de bir peygamber ismi duymayan bir insan, sadece aklı ile bu âlemin bir yaratıcısı olduğunu bilirse ehl-i necat olur. Dolayısıyla, bunlar bu cihetle mazur sayıldıklarından namaz, oruç ve zekât gibi dinî hükümlerle mükellef olmazlar. Ancak, Cenâb-ı Hakk’a iman etmenin bunlara farz olup olmadığı konusunda ihtilâf vardır. Eş’arîye’ye göre sırf akıl ve fikir Allah’ı bilmede kâfi değildir. Herhalde Allah’a imanın kişiye vâcib olması, peygamberler ile sabit olur. Fetret devri insanları, imân etmemekten dolayı Cehennem’e konulmazlar. İmam-ı Eş’arî bu hükmüne, ‘Biz bir kavme Resûl göndermedikçe azab etmeyiz”, âyetini delil gösterir. Fakat Mâtüridîye imamları derler ki: Cenâb-ı Hakk’a iman etmek yaratılışın icabıdır. Herkes aklıyla Allah’ın varlığını anlayabilir. Bir insan nerede ve hangi zamanda bulunursa bulunsun, daima, uyanık fikrine çarpan, hikmet ve sanatla yaratılmış binlerce eseri görüp dururken, bunların Yüce Yaratıcısının varlığına akılla yol bulamaması câiz görülemez. Âyette, azab etmeyiz” ifadesinden maksat ise, dünya azabıdır, âhiret azabı değildir. Yahut bu âyetin ifâde ettiği azab etmeme durumu; anlaşılması mümkün olmayan din hükümlerini yerine getirilmemesine aittir. Yoksa Allah’ı bilmenin terki mânâsına gelmez.”

Peygamberin ismini duyan ve vazifesini bilen, ancak bundan menfi şekilde haberdar edilen kimselerin durumu ne olacak?

Bu suale cevap olarak, İmam-ı Gazzâlî Hazretleri’nin aşağıdaki tasnifine göz atalım. Bu tasnifinde İmam-ı Gazzâlî Hazretleri o zamanda yaşayan Hıristiyanların ve henüz Müslüman olmamış bulunan Türklerin durumunu ele almakta ve şöyle buyurmaktadır:

“İnancıma göre, inşâallah Allah-u Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hıristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümûlüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın dâveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:

1-Hazret-i Muhammed’in (sav.) ismini hiç duymamış olanlar. Bunlar ehl-i necattır ve cennete gireceklerdir.

2-Hz. Peygamber’in ismini, onun güzel vasıflarını ve gösterdiği mu’cizeleri duymuş olanlar. Bunlar, buna rağmen ona iman etmezlerse kâfir sayılırlar ve cehenneme girerler.

3-Bu kimseler, tâ küçüklüklerinden beri Hz. Peygamber’i "İsmi Muhammed olan ve peygamberlik iddiasında bulunmuş biri” şeklinde tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın “Müseylemetü’l-Kezzab” olan yalancı birinin peygamberlik iddia ettiğini” duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.” (İmam-ı Gazalî, İslâm’da Müsamaha, s, 60-61; Terc. Süleyman Uludağ)

Bugün de çeşitli ülkelerde İmam-ı Gazzâlî Hazretleri’nin tasnifindeki üçüncü gruba giren insanlara rastlamak mümkündür. Dünyanın ücra bir köşesinde içtimaî hayattan uzak ve Din-i Hakk’ı bulma imkânından mahrum kimseler olabileceği gibi, esaret kamplarında hür dünyanın varlığından bile habersiz nice mazlumlar vardır. Bunların içinde bulundukları hayat şartları ve imkânları ile Din-i Hak olan İslâm dinini bulmalarının zorluğu meydandadır. Hikmeti nihayetsiz ve rahmeti her şeyi ihata eden Allah-u Azimüşşân’ın bu gibi kimselere muamelesi, elbette içinde bulundukları şartlarla mütenasip olacaktır.

Lakin ulaşması mümkünken ulaşmaz ise; durumu ihtilaflı ve müphemdir. İmam-ı Gazalî bu konuda şöyle der:

“Peygamberin gönderildiğini bilmeyenler; bunlar ehl-i necattır. Bilip de inkâr edenler; bunlar ehl-i cehennemdir. Duyan fakat tahkik etmeyen, yanlış işitenler; bunların da necat ehli olması ümit edilir.” (bk. Faysal el-Tefrika beyn el-İslam ve el-Zındıka, Paris, 1983, s. 38-39)

Ahirette her ümmet, kendi şeriatına göre hesaba çekilecektir. Lakin geçerli olduğu ve hükmünün kalkmadığı dönemler için bu böyledir. Yoksa günümüzdeki Ehl-i kitab olanların İslam'ı kabul etmemeleri ve Peygamber Efendimizi tasdik etmemeleri onları kurtarmaz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...