"Gölge" ve "Asıl" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Gölgenin tarifi şöyle yapılıyor; “zattan haber verir, ama zatın vasıflarını taşımaz.”

Bir ağacın gölgesine baktığımızda onun ağaç gölgesi olduğunu biliriz, ama o gölgeye ağaç demeyiz. Hakikî ağaçla onun arasında çok büyük fark vardır.

Allah’ın bütün sıfatları varlık âleminde tecelli eder, bu tecelliler o sıfatlardan haber verirler, onları bildirirler ancak aralarında sonsuz bir farklılık vardır. Meselâ, bu İlâhî sıfatlardan birisi kudrettir. Güneşin cazibesinden, yer çekiminden, insanın gücüne kadar bütün kuvvetler Allah’ın kudretinin tecellileridir, o kudretin varlığından haber verirler. Ama bu mahlûk kudretlerin hepsi Allah’ın sonsuz kudretine nispetle gölge gibi, hatta gölgenin gölgesi gibi zayıf kalırlar.

Cenâb-ı Hakk’ın varlığı vaciptir; yani Ezelidir, Ebedidir, olmaması ise imkânsızdır. Bu varlık mertebesi ancak Allah’a mahsustur. Bütün mahlûkatın varlıkları ise mümkin sınıfına girer. Bir zamanlar yok idiler, İlâhî irade ile varlığı tattılar. Yine aynı irade ile hayatlarına son verilebilir ve yeniden varlık sahasından göç ederler.

İşte bu mümkinin varlık sıfatı, Cenâb-ı Hakk’ın vacib olan varlığına göre zayıf bir gölge gibidir.

“Umum kâinattaki umum kemâlât, bir Zât-ı Zülcelal’in kemâlinin âyâtıdır ve cemâlinin işaratıdır. Belki hakikî kemâline nisbeten bütün kâinattaki hüsün ve kemâl ve cemâl, zaîf bir gölgedir.” (Sözler)

"Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster...”(1)

Bediüzzaman Hazretleri, Vahdetü’l-vücûd bahsinde Allah’ın “vacip, ezelî ve ebedî” varlığına nispeten, mümkinatın varlığının zayıf bir gölge olduklarını kaydeder. Devamında Muhyiddin-i Arabî gibi zâtların “La mevcude illa hu”, yani “O’ndan başka mevcut yoktur.” derken bu varlıkların “vücûd” ismine lâyık olmadıklarını ifade ettiklerini beyan eder.

Elbetteki mümkin varlıkların da hakikatleri Esmâ-i İlâhîyeye dayanmaktadır ve varlıkları inkâr edilemez, ama Allah’ın vacip, ezelî ve ebedî olan varlığına nispet edildiklerinde, zayıf gölgeler gibi kalırlar.

Aynı mâna dünya ile âhiret arasında da geçerlidir. Dünyadaki nîmetlerin varlıkları herkesçe bilinir ve kabûl edilirler. Ancak ahiret nimetleri yanında bunlar gölge kadar zayıf, numune kadar azdırlar.

Bu mânayı ders veren bir hadîs-i şerif:

“İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.”(2)

Bu hadîsi, “Kabir, cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.”(3)

hadîsiyle birlikte düşündüğümüzde zihnimizde şu mâna canlanır: Bir mümin öldüğünde, kendini cennet bahçesi gibi güzel bir âlemde bulacaktır. Ve dünyadaki bahçeler o cennet bahçeleri yanında uykuda dolaşılan bahçeler gibi kalacaktır.

Rüyada gördüğümüz bahçeler de bir çeşit varlığa sahiptirler. Uyanıncaya kadar o bahçelerden istifade ederiz. Ama onlar dünya bahçeleri yanında birer gölge gibidirler; o kadar zayıftırlar.

İşte, dünya bahçeleri ile cennet bahçeleri arasındaki fark da böylesine büyük, böylesine azimdir.

Eşyanın varlığının gölge kadar zayıf olduğunu bilen bir insan, kalp âleminde ona gölge kadar kıymet verir. Onlarla oyalanmaz, o gölgelerde esmasını tecelli ettiren Vacib-ül-Vücud’un marifetinde, muhabbetinde mertebeler kat etmeye çalışır.

İşarat (işaretler) kelimesi de gölge mânâsını ders vermekle birlikte, hayale ayrı pencereler de açar. Haritada, üzerinde İstanbul yazılı bir nokta görürüz. Bu nokta ve bu isim İstanbul’a işaret ederler, ama onlar İstanbul değildirler. Onlarda İstanbul’un hakikî güzelliğini ve gerçek kemâlini görmek, hissetmek mümkün değildir.

Mahlûkat için “esmâ-i İlahiyetin gölgelerinin gölgeleri” denilmekte ve “gölgenin gölgesi” için şöyle bir misâl de verilmektedir:

Güneşin aynadaki aksi, onun gölgesi makamındadır, yani ondan haber verir ve varlık mertebesi itibariyle onun varlığına nispetle gölge gibi zayıf kalır. O aynayı bir başka aynaya karşı tuttuğumuzda bu ikinci aynada birinci aynadaki “gölge güneş” tecelli eder. İşte bu ikinci tecellinin varlık derecesi ise “gölgenin gölgesi” kadardır.

Eşyanın, ilm-i İlahideki mahiyetleri Esma-i İlahiyenin gölgeleri, bunların yaratıldıktan sonraki halleri (hakikatleri) yani ilim dairesinden kudret dairesine geçmeleri ise esma-i İlahiyenin gölgelerinin gölgeleridir.

Eşyanın ilm-i İlâhîdeki hallerine “mahiyet” denilir. Bu ilmî vücutlara Muhyiddin Arabî hazretleri âyan-ı sabite demiştir. İlmî vücutlar mahlûk değildirler, ancak kudret dairesine çıktıklarında mahlûk olurlar ve “hakikat” adını alırlar.

Muhyiddin-i Arabî eşya arasındaki farklılıkları, a’yan-ı sabitelerin farklı oluşlarıyla izah eder.

Cenâb-ı Hakk’ın zâtı birdir ama isimleri yüzlerce, binlercedir. Hatta bazı zâtlara göre ilâhî isimler sonsuzdur. İşte bu isimler arasındaki farklılık, onların tecelligâhı olacak varlıkların da farklı mahiyette olmalarını zarurî kılmıştır.

Ayan-ı sabitenin “esmâ-i ilâhiyyenin gölgeleri,” oldukları kabul edilir. Bu gölgeler isimlerden haber verirler, ama onlara benzemezler. Bunların müstakil bir varlıkları yoktur. İlim dairesindeki taş, sert olmadığı gibi, ilim dairesindeki insan da hayat sahibi değildir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Onuncu Söz, Beşinci Suret.
(2) bk. Acluni, Keşfü'l-Hafa, H. No: 2795; Gazali, İhya, IV, 42, İstanbul 1975.
(3) bk. Tirmizî, Kıyamet, 26; el-Akidetu’t-Tahaviye,1/169; Ahmed b. Hanbel, el-Akide, s.64-76; el-lalekâî, İtikadu ehli’s-sünne, 1/156, 158, 166-Şamile.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...