Hadisteki; "Ben semavata ve zemine sığmadım, ama bir müminin kalbine sığdım." ifadesini nasıl anlamalıyız? Arş, kalpten daha güzel ve geniş bir tecelligah değil midir? Oraya neden sığmıyor da müminin kalbine sığdım deniyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Ben semavata ve zemine sığmadım, ama bir müminin kalbine sığdım.” Bu ibare bize, Üstad'ın şu ifadesini hatırlatıyor:

“Hakikaten semavat, arz ve cibalin hamlinden âciz kaldıkları emaneti insan hamlettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünki o emanetin mazmunlarından biri de insanın sıfât-ı İlahiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî vazifesini görmektir.” (Mesnevî-i Nuriye, Zerre)

Haşir Risalesinin On Birinci hakikatinde, emaneti insanın yüklenmesi onun istidadının mükemmelliğiyle izah ediliyor. İnsan bu istidat ile “yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrayı tahammül edip, yani kendine verilen cüz’i ölçüleriyle sanatçıklarıyla Hâlık’ının muhit sıfatlarını, küllî şuunatını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek” bilebiliyor. Bu hakikatin ışığında söz konusu cümleyi, “Semavat ve zemin, kendi sıfatlarını vahid-i kıyasî yaparak beni sıfatlarımla, şuunatımla bilemediler, ama insan bilebildi.” şeklinde anlayabiliriz.

Mahlukat âleminden bir örnek verelim:

Meselâ, Güneş diyebilir ki “Ben dağlara, ovalara sığmadım, ama bir aynaya sığdım.” Bu sığma, güneşin maddesi itibariyle değil, tecellisi cihetiyledir. Cenâb-ı Hakk’ın bir müminin kalbine sığması da, iman ve marifet cihetiyledir.

Sorunun ikinci kısmına gelince:

Arş burada, isim ve sıfatların kendini en parlak bir şekilde gösterip sahnelediği alan ve yer anlamındadır. Bu yüzden Allah’ın her isim ve sıfatının bir arşı bir sahnesi vardır. O arşta o sahnede baş aktörlük o isim ve sıfatındır.

Mesela, sema alemi Allah’ın celal ve azamet sıfatlarının arşı ve sahnesidir. Celal ve azamet sıfatı en parlak ve keskin olarak sema aleminde kendisini gösteriyor ki, bu sahnede baş aktör Celal ismidir. Diğer isimler bu ismin gölgesinde tecelli ederler. Aynı şekilde bir çiçeğin tatlı ve güzel yüzünde ise Allah’ın Cemal ve Müzeyyin ismi hakimdir ki, çiçek bu isimlerin arşı hükmündedir. Yani çiçekte galiben Cemal ismi sahneleniyor.

İnsan şu kainatın küçük bir modeli ve her tecellinin ince ve latif bir şekilde yazıldığı bir nüshası olmasından dolayı, insan adeta Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının temerküz ettiği bir sahnesi, bir arşı hükmündedir. Yani kainatta azametli ve haşmetli olarak tecelli eden Allah’ın isim ve sıfatları insanda da aynı şekilde, ama daha okunaklı ve mütevazi bir şekil ile tecelli ediyor. Yani insan kainata bir liste bir öz bir numune oluyor.

Aynı ilişki ve mana insan ile kalp arasında da vardır. Yani insan kainata nasıl bir modellik ve nüshalık ediyor ise, kalp de insana aynı modelliği ve nüshalığı ediyor. Tabiri yerinde ise Kur’an nasıl besmelede, besmele de “Be” harfinde saklı ve dürülü diye alimler ifade etmiş ise, aynı şekilde kainat insanda, insan da kalpte saklı ve dürülü bir vaziyettedir. Ben yere göğe sığmadım, ancak mü'min kulumun kalbine sığdım.” kudsi hadisi bu manaya işaret eden bir levha gibidir.

Allah, insan kalbini nihayetsiz ihtiyaç, emel ve arzular ile donattığı için, her isme açılan ve o ismi hisseden bir hissiyat ve ölçücük insanın kalbinde vardır. Kalb bu noktadan kainatın küçük bir haritası gibidir. Allah’ın isim ve sıfatları ise bu haritayı aydınlatan bir güneş gibidir.

Ayrıca sema, arşı değil; arş semayı içine alır.

Arş-ı azam: Arş, kelime olarak “yükseklik, yüksek yer, tavan, çardak. hükümdarın tahtı., saltanat,” manalarına geliyor.

Arş; Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır.” (1)

Arş bütün mahlûkattan evveldir. Bütün âlemler, sistemler onun altında cereyan ederler, parlar sönerler, doğar ölürler. O ise onlardan evvel var olduğu gibi onlardan sonra da varlığını devam ettirir. Arşın varlığı şu görünen alemin varlığından daha zahirdir, zira bu alemde olan bütün faaliyetler oradan idare edilmektedir. Bu, ruhun varlığı bedenden daha zahirdir dememiz gibidir. Yine Arşın mahiyeti bilinmez, bu da onun Batın ismine mazhariyetidir. Bunun da en güzel misali, ruhun mahiyetinin bilinmeyişidir.

“Arş-ı Âzam” tabir edilen Büyük Arş ise, “Kâinatın daire-i âzamının unvanıdır.” Arşların arşı, kâinatın payitahtı ve merkezidir. Cenâb-ı Hakk'ın, sınırsız egemenliği ve yüce haşmetiyle tecellî ettiği yerdir. Onun o Büyük Arşı, “kâinatın ve bütün varlık âlemlerinin sağını, solunu, üstünü, altını kaplamış ve hükmü altına almıştır.” Yani baştan sona, sondan başa, içten dışa, dıştan içe her şeyi kuşatmıştır.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Hubab

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...