"Hads", "Sünuhat" ve "İlham" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tefekkür, aklın meyvesidir. Akıl bir makineye benzetilirse, tefekkür bu makinenin çalışması ve üretimde bulunmasıdır.

Aklın başlıca iki çeşit seyri vardır: 1. Fikir. 2. Hads (sezgi.)

Fikir; aklın, ağır, tedrici ve zamanla kayıtlı olan düşünme seyridir.

Hads ise; Üstad Hazretlerinin ifadesiyle “şimşek gibi sürat-i intikal”dir. Hads, bir şeyin birden açılması, dolaysız kavrama, bir anda yakalamadır. Kalbin bir şeyi hemen kabul etmesi, takdir etmesi, sevmesi gibi mânaları hatıra getiriyor.

Hads’te “uzun süre düşünme, ispat için deliller getirme ve sonunda kabul etme” gibi safhalar bir anda aşılır. “Mebde’den müntehaya bir anda geçilir.” Aklın bir lahzada, bir hamlede matluba ulaşıverecek derecede seri olan ani seyridir. Bunlardan "fikir, gördüklerini ve bilgileri bir tertibe koyup bildiğinden bilmediğini anlamak, ahiri evvele bağlamaktır.

Gecenin karanlığında çakan şimşeğin birden etrafı aydınlatması gibi, hads şimşeği dahi, birden insanın idrak âlemlerini aydınlatıverir. Fikir, hadse bir altyapı oluşturur. Mesela, ilmî bir keşif için yoğun bir tefekkür içine giren ilim adamları, günün birinde meselelerini iç âlemlerinde halledilmiş, çözülmüş bulurlar. Bu, fikre terettüp eden bir hads parıltısıdır.

İki tahta parçası birbirine sürtülünce belli bir noktadan sonra, tahtadan alev çıkar. Keza, bir mercekle kâğıda güneşin harareti odaklandığında, bir zaman sonra kâğıt yanmaya başlar. Onun gibi, tefekkürde yoğunlaşan insanlar, bazen hads ile kendilerini çok farklı bir idrak seviyesine bulabilirler.

Meselâ, harika bir sanat eserini gördüğümüzde hemen hayran oluruz. Bu hayranlık kalbe ait bir iştir ve bir anda tahakkuk eder. Yoksa akıl o eser üzerinde uzun araştırmalar yaptıktan sonra kalb ona hayran olmuş değildir.

Sünuhat: Akla birden doğan manalara denir. Mananın sünuhat olarak akla gelmesi, kişinin o sahada meleke kesp etmesinin ve gayretinin neticesidir. Yoksa hiç çalışma ve gayret sarf edilmeden, durup dururken akla manalar gelmez.

Meselâ; bir demir ustası yıllarını mesleğine vermiş, o meslekte pişmiş ve artık meslekte meleke kesp etmiş duruma gelince, artık o meslekle alakalı manalar onun aklında şimşek gibi çakmaya başlar ve sünuhat tarzında bilgiler ona ihsan edilir.

Üstad Hazretleri yıllarını ve ömrünü İslami ilimlere adadığı ve o ilimlerde meleke kesbettiği için, artık onun aklı sünuhata, kalbi ihtarata mahal bir durum almıştır. Risale-i Nurların ekseriyeti de bu tarz ile kaleme alınmıştır.

İlham: Kelime olarak ilham, bir şeyi bir defada yutmak mânasına "lehm" den if'al olup, bir lahzada, bir anda yutturmak manasınadır. Istılah olarak ise, “Allah tarafından kulun kalbine bıraktığı bir takım mana, feyiz ve fikirlerin ilkâ edilmesidir.

İlham umumi, vahiy ise hususidir. Böyle olunca, "Her vahiy ilhamdır, ama her ilham vahiy değildir." Bu da ilhamın sayısız çeşitlerinin ve mertebelerinin olduğunu gösteriyor.

Vahiy; ilhamdan farklı olarak vasıta ve kendine mahsus bir nişan ile sadece peygamberlere gelir.

İlâhî ilhamda en büyük payı melâikeler alıyor. Sadece sonsuz demekle sayısına bir derece yanaştığımız bu bilinmezler âlemi, bütün vazifelerini ilhamla görüyorlar. Allah dört büyük meleğe vazifelerini ilham ile bildirir. Bu dört büyük meleklerin ilhamı insanların ilhamından üstündür. Ama meleklerin de avam olanları vardır ki, bunların ilhamı da insanların havas olanlarının ilhamının altındadır.

"Rabbin meleklere vahyediyordu ki: 'Muhakkak ben sizinle beraberim, haydi siz de müminlere sebat ve cesaret verin. Kâfirlerin kalplerine korku salacağım. Haydi vurun onların boyunlarına, vurun onların parmaklarına!'” (Enfal Suresi, 8/12)

Meleklerin ilhamı birbirinden farklı olduğu gibi, insanların ilhama mazhariyetleri de bir değildir. Avam insanların da ilhama mazhariyeti vardır, ama veli zatların ilhamı gibi kuvvetli ve parlak değildir. Nasıl ilim noktasında insanlar arasında çok mertebeler ise, manevî kemalat bakımından da insanlar arasında çok mertebeler vardır.

İnsanların ilhama mazhar olabileceğini gösteren ayetler vardır. Allah Hz. Musa'nın annesine hitaben şöyle buyuruyor: "Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu denize bırakıver, korkma ve mahzun olma. Çünkü biz onu geri vereceğiz ve kendisini peygamber yapacağız, diye vahyetik." (Kasas Suresi, 28/7).

Bu âyette geçen "vahiy" kelimesi de ilham ve rüya manalarında kullanılmaktadır.

İnsanlar içinde şair, edip, sanatkâr, bilim adamı gibi ilimlerde havas olan insanların da ilhama mazhariyeti avam insanlarından farklılık arz eder. Zira bir ilim ile meşgul olan birisi o ilimde meleke kesbettiği için, o sahada işler artık ona âdeta ilham kolaylığında tecelli etmeye başlar. İnsan Allah’ın ilham etmesi ile düşünür, yürür, elini kaldırır ve yazar.

Hayvanların hayatını tahkik ettiğimizde onların ne denli hikmetli ve ahenkli bir davranış içinde olduklarını görürüz. Bu hikmetli ve ölçülü işleri aklı olmayan bir hayvanın yapması muhal olduğuna göre, bu harika fiilleri onlara ilham ile bildiren ve yaptıran Allah’tır. İşte hayvanatın ilhamı onlara hem şuur ve akıl hem de rehber hükmündedir. Bir ayette mealen şöyle buyurulur: "Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: 'Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin. Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarına gir.' Onların karınlarından çeşitli renklerde bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibret vardır." (Nahl Suresi, 16/68, 69)

Başta arı olmak üzere hayvanatın ilham ve sevk-i İlahi ile bazı sırlı ve gaybi hallere muttali oldukları çok açık bir şekilde ifade ediliyor.

Hava karardığında bir ağacın dalları arasına saklanan serçelerden, bir kaya parçasının kuytuluklarında gizlenen balıklara kadar her canlı, ilham ile ve bir sevk-i ilahi ile hareket ediyor. Ertesi gün, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte her bir hayvan bir tarafa yönelip, uçuyor, koşuyor, yürüyor ya da yüzüyor. Hiçbiri nereye gittiğini, yuvasına ne zaman döneceğini bilmiyor ama hepsinin işi ilham ile mükemmel görülüyor.

İnsana hizmet için yaratılan hayvanat ilhama mazhar olacak, ama kâinata halife olmuş insan ilham gibi bir şerefe layık olmayacak. Bu, akla ziyan bir tutarsızlık olur. Allah, arıya ilham edecek, ama arının efendisi olan insana yüz çevirecek.

Güneşe ışık veren, arıya bal yapmayı ilham eden, ağacı bir meyve fabrikası yapan Allah, kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi, arzın halifesi, en istidatlı yarattığı insana neden ilham etmesin ve bu niçin akıldan uzak görünsün.

Hayvan ilhamının bir benzerini insanların bebeklik döneminde görebiliriz. Bir bebek, henüz kundakta iken, annesini ilhamla tanır; onun kendisine karşı şefkatli ve merhametli olduğunu yine ilhamen bilir. Hâlbuki bu devrede henüz kendisini tanımaktan, bebek olduğunu bilmekten, kucağında bulunduğu şahsın annesi olduğunu idrakten çok uzaktır.

Cansız varlıklar da tıpkı hayvanat gibi mükemmel bir hikmet ile hareket ediyorlar. Bir hava zerresinin yüzlerce hikmetli ve faydalı hizmetleri yapmasını kör ve sağır tabiata havale edilemeyeceğine göre, demek ki sevk-i İlahi iledir. Sevk-i İlahi de bir çeşit Allah’ın cansız mahlûkatına ne yapacaklarını ilham ile bildirmesidir.

Allah’ın ilim, irade, kudret, sem’, basar, kelam gibi subutî sıfatları her şeyi kuşatmıştır. Ayetlerde "yıldızlara, arıya vahyettik" ifadesi kelam sıfatının mevcudatta nasıl tecelli ettiğine bir işarettir. Yıldızlara ne şekilde ve hangi sür’atle döneceğinin ifa ettirilmesi de bir nevi ilamdır, onunla konuşmaktır.

İlham vahye göre hususidir, ama bütün mahlûkatla bir konuşma olması noktasından umumidir. Yani Allah her mahlûku ile bir şekilde ilham tarzı ile konuşur. Arı, melek, cin, insan hatta yıldız gibi cansız varlıklar ile bile konuşur. Bu konuşma vahiy gibi en üst perdeden bir konuşma olmadığı için, hususi bir konuşmadır. Bir başbakanın başbakanlık sıfatı ile konuşması ayrıdır, bir vatandaşın bir sıkıntısını dinlemesi ve halletmesi onun ile hususu konuşması ayrıdır.

İlham umumi, sünuhat ise hususidir. Sünuhat, yukarıda izah ettiğimiz gibi, bir meleke neticesidir. Yani herkes ilhama bir şekilde mazhar olabilir, ama herkes meleke sahibi olmadığı için sünuhata mazhar olamaz. Edebiyatçıların edebi melekesine binaen söyledikleri doğaçlama (irticalen) tarzı, sünuhata misal olarak gösterilebilir.

Şurası da iyi bilinmesi gerekir ki, insanlara gelen sünuhat, ilhamat gibi şeyler hiçbir zaman vahyin derecesine çıkamaz, delil olarak da ümmeti bağlamaz. Bunlar şayet vahyin ölçü ve manasına uygun ise o zaman güzeldir ve kullanılabilir. Vahye zıt ise kabul etmek sapkınlık olur, dinen caiz olmaz. Kimden olursa olsun, ister çok büyük bir evliya olsun, ister büyük çok büyük alim olsun, fark etmez. Bunlardan gelen sünuhat ve ilhamlar şeriat mihengine vurulur. Uygunsa, baş göz üstüne, uygun değilse, sahibine iade edilir. Ölçümüz bu olmalıdır.

İlham ve sünuhat içten dışa doğru bir nurlanma iken; hads ise, dıştan içe doğru bir nurlanmadır. Meselâ; evin içindeki bir adama bakınca, onun evden küçük olduğu hakikati hadsen sabittir. Bu sabitlik o kadar anidir ki, insan düşünmeye bile gerek duymaz. Ama iki kere iki dört eder denildiğinde, insan çok kısa da olsa zihninde bir işlem yapar. İşte hads delilin çok açık ve zahir olmasından dolayı neticeye süratle intikal edilmesidir. Yani harici bir delilden içe doğru bir gidiş var. Hâlbuki ilham ve sünuhat içten gelen bir nurlanmadır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...