"Hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal..." Bugün beşeriyetin içerisine düştüğü fikrî ve ahlakî perişanlığın altında bu yanlış telakki ve düşünceler yattığından bu paragrafın genişçe izahını istirham ediyoruz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu tarife göre, maddî terakkiler, yükselmeler, ilerlemeler hakikî değil, mecazîdirler. Zira kabir kapısında sona ererler. Eğer bu terakkiler manevî terakkilere vesile olursa o başka meseledir; insanın marifet ufkunu genişlendiren ilimler gibi.

Hakikî terakki, insanın iç dünyasında, onu melekler sırasına geçiren hatta bazı cihetleriyle onların da ilerisine götüren ilerlemelerdir. Bu ise her bir manevî duygu ve latîfeyi yaratılış gayesine ve ilâhî rızaya muvafık şekilde kullanmakla gerçekleşir. Bu takdirde, bu latîfeler kendilerine has ibadetlerini yerine getirmiş oldukları gibi, insanın manen terakkisine ve ebedî saadetine vesile olurlar.

Kalbi iman nuruyla parlayan insan, terakki etmiştir. Aklı ilimle tenevvür eden insan, terakki etmiştir.Şefkatli ve merhametli insan, terakki yolundadır. Sevgi ve korku hislerini yerinde kullanan, yani Allah için seven ve korkan insan, manen terakki etmenin en büyük iki sebebini bulmuş demektir.

İnsan, bütün duyguları ve latîfeleriyle tek başına bir şirketler gurubu gibidir. Yüzlerce belki binlerce yönden kâr sağlayabilmekte, aksi hâlde yine binlerce çeşit zararlara düşebilmektedir.

Meselâ, helâle nazar eden, ilim tahsiline yardımcı olan göz, insan ruhu için büyük bir kâr kaynağıdır. Aynı alet, haram nazarda ve zararlı eserleri okumakta kullanılırsa, insanı isyana ve iflâsa götürebilir. Her organ, her duygu, her latîfe bu mânâda değerlendirilirse, Üstadımızın terakki tarifi çok daha iyi anlaşılır.

Mesnevî-i Nuriye’de şöyle bir cümle geçer:

“İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur.”

İnsanın her âzâsı gibi, her duygusu ve her hissi de yaratılış gayesinde kullanıldığında ibâdetini yapmış olur. Aksi halde, ya isyanda kullanılmakla bir azap vesilesi olacak yahut boşuna harcanmakla zayi’ olup gidecektir.

Kâmil insan, bütün bu maddî ve manevî sermayesini yerinde kullanan, her birinden ayrı bir feyz, ayrı bir fayda ve sevap edinen kimsedir.

Bahsimize konu olan bu cümle, bir yönüyle, insan-ı kâmilin tarifi gibidir. Onu takib eden cümle ise bu sermayeyi yanlış kullananların sukut edeceklerini, yâni o yüksek makamı kaybedip aşağılara düşeceklerini beyan eder.

İnsan tek başına, farklı sahalarda ticaret yapan büyük bir holding gibidir. Kalbinin, aklının, hafızasının, hayalinin, sevgi ve korku hislerinin, şefkat ve merhametinin, himmet ve gayretinin her birisi müstakil bir ticaret ünitesi gibidir. Her birinin kârı diğerinden farklıdır. Bütün bu kazançlar ruha ulaşır ve onu zenginleştirir, ulvileştirir.

Kalb, îman mahallidir. İnsanın îmanı ve marifeti ne kadar inkişaf ederse o insan o kadar büyür, terakki eder.

Akıl, faydalı ilimlerde kullanıldığı takdirde sahibini yükseltir, terakki ettirir.

Sevgi hissi, Allah sevgisiyle ve mahlûkatı Allah’ın eserleri olarak sevmekle terakki eder ve sahibini yükseltir, yücelere çıkarır.

Korku hissi sayesinde, insan takva yolunu tutar, haramlardan ve günahlardan şiddetle kaçındığı gibi, şüpheli şeylerden de uzak durur. Bu ise o insan için ayrı bir terakki vesilesidir.

Mektûbat’ta bu konuyla yakın alâkası olarak şu ifadeler geçer:

İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkezâ şedit hissiyatlar, umur-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı şiddetli bir sûrette fâni umur-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere bâki elmas fiyatlarını vermek demektir.”

Beden ruhun hizmetçisidir; şu gördüğümüz maddî âlem de bedenin hizmetine verilmiştir. Ruh, ne beslenmek için meyvelere, ne de görmek için göze ihtiyaç duyar. O, bedenin ve şu görünen kâinatın ötesinde bir mahlûktur. Bedeni de, kâinatı da “bir kitabın iki sayfası gibi” önüne alır, inceler, tefekkür eder.

İnsan, göz nimetine karşı Rabbine şükrettiği gibi, güneş nimeti için de şükreder. Bu şükür ruhun hem gıdası, hem de aslî vazifesidir. Ruh îmanla nurlanır, salih amelle terakki eder, tefekkürle yükselir, şükürle kemâle erer.

“Dünya âhiretin tarlasıdır.”(1)

Bu hadis-i şerifin verdiği çok ehemmiyetli dersi dikkate alan insanlar, tarlanın zevk ve safa yeri olmayıp çalışma yeri olduğunun idraki içinde, bu fâni âlemde bâki âlem namına bir şeyler yapmaya, o âlemde işe yarayacak sermayeler edinmeye öncelik verirler. Adâlet ve istikamet üzere bir hayat geçirip, tarlaya tarla kadar, dönüp varacakları menzillerine de ona göre kıymet verir, o ölçüde gönül bağlarlar.

Doğru yoldan sapmakla hakikate zıt bir yola giren ehl-i dalâlet ise, dünyayı ebedî zannederler ve âhireti hiç düşünmezler. Ölümü hiçliğe atılma zanneder, bütün güçleriyle bu dünyaya çalışırlar. Ömür sermayelerinin tümünü nefislerinin emrine verir, süflî zevklerle oyalanır, ulvî lezzetlerden mahrum kalırlar.

Üstad Hazretleri bu Yirmi Üçüncü Söz ile herkesin maddeye dalıp ruhunu unuttuğu, menfaat kavgalarının fazilet mücadelesinden öne geçtiği bu gaflet ve menfaat asrında, bütün insanları bir bakıma aslî vazifelerine çağırıyor. Onlara ahsen-i takvimde yaratıldıklarını hatırlatıyor. Her biri elmas değerinde olan latifelerini, duygularını, hislerini dünyanın cam parçaları hükmünde olan geçici zevkleri uğrunda zayi etmemelerini hârika bir şekilde ders veriyor.

(1) Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, I/412.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...